Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey 91. ölüm yıl dönümünde de Türk milletinin gönlündeki yerini koruyor.
MÜTAREKE dönemi İstanbulunda Ermeni baskısı, yalancı şahit ve işbirlikçi desteğiyle haksız yere idam edilen Kemal Bey, TBMMnin 1922de çıkardığı özel bir kanunla ilk milli şehit ilan edilmiş ve sembol olmuştu.
Türke vatan savunmasının hesabı sorulmak isteniyor
Soykırım yalanıyla uluslararası camiada yaygara kopartılarak Türkler, Ermeni tecavüz ve saldırılarına karşı Neden kendinizi savunacak önlemleri aldınız diye suçlanmaktadır....
Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde başlayan Ermeni sorunu, Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulması sorunuydu. Ermeniler önce Rusların daha sonra İngilizlerin, en sonunda da Fransızların Türkiye toprakları üzerindeki emellerinin gerçekleştirilmesine katkı vererek bölgede bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmak üzere çeteler kurarak silahlı saldırılara geçmişlerdir.
Amaçlarını zorla gerçekleştirmek üzere Türkiye topraklarını süreç içerisinde işgal eden Rus, İngiliz ve Fransızlarla hem işbirliği yapmış ve hem de onların öncü birlikleri gibi hareket etmişlerdir.
Türkiyeyi köşeye sıkıştırıyorlar.
General Harburt Heyetinin hazırladığı raporda bu gerçek şu cümlelerle ifade edilmiştir: Ermeniler bugün bir politika aletidirler. İyi düşünmüyorlar veya Taşnak Komiteleri, halkı düşünmeye bırakmıyor.Ermeniler bugün de Rusya, İngiltere, Fransa ve son zamanlarda da ABDnin Türkiyeyi köşeye sıkıştırmakta kullandığı basit bir politik alettir.
Bağımsız devlet peşindeler
Türklerle Ermenileri karşı karşıya getiren Vatan sorunuydu. Türkler vatanlarını korumak, Ermeniler ise Türk toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Bütün sorunu bu çelişki doğurmuştur. Bu durumu o zamanlarda Ermeniler tarafından yayınlanan çok sayıdaki yayında görmek mümkündür.
Örneğin, Torinoda Ermeniler tarafından yayınlanan İtalyanca Armenia mecmuasının haziran 1916 tarihli nüshasında Ermeni Meselesi ve Suret-i Halli adlı yazı şu satırlarla sonlandırılmıştır: Ya Türkler veyahut Ermeniler dışarı, diğer bir tabirle ya Osmanlı Devleti Ermenilerle meskun bulunan vilayetlerdeki hakimiyetlerinden vaz geçer ve bir Ermeni devleti kurulur ki, bu Avrupada olduğu gibi Asyada dahi Osmanlı egemenliğinin sona ermesi demektir veyahut bu millet tamamıyla imha edilir.
Tecavüz ve katliam
İşte bu çelişki Ermenileri harekete geçirmiş, Türkler de ülkelerini savunmak için gerekli önlemleri almıştır. Zira Osmanlı, son dönemlerinde üzerine çullanan emperyalist güçlerle varlık-yokluk kavgası verirken Ermeni çeteleri düşmanla işbirliği yaparak bu nedenle Türklere saldırmışlardır.
Olaylar Ermeni çetelerinin bölgedeki Müslüman ahaliyi kaçırtmak için tecavüz, katliam, yakma, yıkma ve saldırılara kalkışmasıyla başlamıştır.
Sözde soykırım salgını
Meşru Osmanlı hükümeti ise zorunlu önlemler almak zorunda kalmıştır. Türkler bugün Ermeni tecavüz ve saldırılarına karşı neden kendinizi savunacak önlemleri aldınız diye suçlanmaktadır. Dünya çerçevesinde sözde Ermeni soykırımı salgınının altında yatan gerçek budur.
Ermeni Patriği Varjabetyan Nisan 1878de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisburye yolladığı mektupta Ermenilerle Türklerin bir arada yaşamaları artık imkânsızdır. Eşitlik, adalet ve vicdan özgürlüğünü ancak bir Hıristiyan yönetimi sağlayabilir demişti. Patrik, Mart 1878de de İngilterenin İstanbul Büyükelçisi Henry Layardı ziyaret ederek Doğuda bağımsız bir Ermenistan istiyoruz demiş, ardında da sözlerini Eğer siz yardım edemezseniz Rusyaya müracaat ederiz diye tamamlamıştır.
Tarihe 93 harbi olarak geçen meşhur Türk-Rus savaşında Osmanlı Devleti yenilince Patrik derhal yüzünü Rusyaya çevirir. Zira Osmanlı orduları yenilmiş, Rus orduları Yeşilköy önlerine gelmiştir. Osmanlı Ordularını yenen Rus Başkomutan Grandük Nikola, Artin Dadyan Paşanın Yeşilköydeki köşkünde misafir edilir.
Burada Grandük Nikolayı bizzat ziyaret eden Patrik Nerses Varjebetyan başkanlığındaki Ermeni heyeti Çardan Ermenilerin yaşadığı Doğu vilayetlerinin Ermenistan namıyla bir devletin istiklalinin ilanına müsaade edilmesini talep eder. 31 Ocak 1878de Ruslarla imzalanan Edirne Mütarekesinde Ermenilerle ilgili hiçbir hüküm olmamasına rağmen 3 Mart 1878 Ayastefanos, ardından 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşmasında Ermenilerle ilgili bir madde yer almıştır.
Bu maddede, Hükümet halkı Ermeni bulunan eyaletlerde yerel ihtiyaçların gerektirdiği reformu ertelemeksizin yapma ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliğini sağlamayı yükümlenir ve ara sıra bu konuda düşünülen düzenlemeleri büyük devletlere bildireceğinden, adı geçen devletler konu edilen düzenlemelerin(reform) yerine getirilmesini, yürütülmesini gözetleyeceklerdi denilmekteydi.
Ermeniler Türklerle bir arada yaşamalarının imkânsız olduğunu, ayrı bir devlet kurmak istediklerini ve bunun için akla gelen her yola başvuracaklarını açıkça ifade etmişlerdir.
Bunun adına ihanet denir
Osmanlı, 1878 savaşında Ruslara yenilince Ermeniler Rus Orduları komutanıyla görüşerek tabiyetinde bulundukları Osmanlı devletine dayatmada bulunmasını istemişlerdir. Bunun adına ihanet denir. 1. Dünya Savaşı sırasında Ruslar Doğu Anadoluyu işgal ettiklerinde Ermeniler hem Ruslara öncülük etmiş hem de onlarla birlikte Türk kuvvetlerine saldırmışlardır. Bunun adı da hem ihanet hem de arkadan vurmaktır.
Utanç verici cinayetler işlendi
1899-1909 yılları arasında Ermeniler, büyük bölümü Doğu ve Güneydoğu Anadoluda olmak üzere; 26sı 1895 yılında olmak üzere, 32 isyan ve olay çıkardı. 26 Ağustos 1896 günü Papken Siuninin yönetiminde 26 Ermeni el bombası, dinamit ve diğer silahlarla Osmanlı Bankasını bastılar.
Amaçları Avrupa ülkelerinin dikkatlerini çekmekti. Papken Siuni ve dokuz saldırgan çatışmada öldürüldü.
Saldırganların başına saldırıyı planlayan terörist Karekin Pastırmacıyan geçmiş ve Rus elçiliğinin araya girmesiyle bir vapurla Türkiyeyi terk etmesine izin verilmiştir.
Suikast düzenlediler
İşin ilginç yanı terörist Karekin Pastırmacıyan daha sonra 1908 yılında tekrar İstanbula gelecek, 1908-1912 yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusanında Erzurumu temsil edecek, 1915 yılında Van isyanına katılacak ve 1918 yılında ise Ermenistanın ABD elçiliğini yapacaktır.
21 Temmuz 1905 tarihinde de birçoğu yabancı uyruklu olan Ermeni teröristler Padişah 2. Abdülhamite bombalı bir suikast düzenlemişlerdir. Bu suikasttan padişah kurtulmuş ancak 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, 17 arabayla 20 tane de at parçalanmıştır.
Birinci Dünya Savaşının 1914 yılında çıkması ve savaşın en önemli aktörlerinden birisinin de Osmanlı İmparatorluğu olması, Ermenilerin önüne tarihi bir fırsat çıkarmıştı!
Hoş gelişler ola, kahraman Enver Paşa
Askerin, milletin bayrağınla çok yaşa
Arş arş arş ileri ileri, dönmez geri, Türk'ün askeri
Sağdan sola, soldan sağa Al da Bayrağın düşman üstüne
Cephede mitralyöz, ayna gibi parlıyor
Türkistan Türkleri bayrak açmış bekliyor
Arş arş arş ileri ileri, dönmez geri, Türk'ün askeri
Sağdan sola, soldan sağa Al'da Bayrağın düşman üstüne
Bu kutlu marş, Enver paşa Türkistan'a gittiği zaman orada ki Türk'lerin ağzından dökülüp, dalga dalga yayılarak Ortaasya semalarında yıllarca yankılanıp günümüze kadar söylenerek gelen yanık bir ezgidir... Asıl adı İsmail Enver'dir. İstanbul Divanyolu'nda doğdu, Doğumu ile ilgili olarak Türkçe ve Almanca otobiyografilerinde farklı tarihler verilmektedir -23 Kasım 1881 Çarşamba, 6 Aralık 1882 Çarşamba)- Ailesi Manastırlı olup babası, önceleri Nâfıa Nezâreti fen memurluğu yapan, daha sonra surre emini olan sivil paşalık rütbesine yükselen Ahmed Bey, annesi Ayşe Hanım'dır.
Küçük yaşta gösterdiği aşırı İstek sebebiyle henüz üç yaşında iken ibtidâi mektebine kaydedildi. Ardından Fâtih Mekteb-i İbtidâisi'ne girdi. Bu okulun ikinci sınıfında iken babasının Manastır vilâyeti Nâfia fen memurluğuna tayini üzerine öğrenimine bu şehirde devam ettikten sonra yine aynı yerde askeri rüşdiye ve askerî idadi tahsilini tamamlayarak Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne'ye girdi. Daha o sıralarda, yüksek okullarda yaygın olan II. Abdülhamid aleyhten propagandadan etkilendiği otobiyografisinden anlaşılan Enver Bey, Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne'yi dokuzuncu olarak bitirip erkânı harp sınıfı için ayrılan kırk beş kişilik kontenjan içerisine girmeyi başardı.
Erkânıharp eğitimi sırasında bir defa Yıldız Sarayına götürülerek sorgulandıysa da hüküm giymedi. Ancak bu dönemdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetlerine katılmadığı kesindir. Sınıf ikincisi olarak okuldan mezun olduktan sonra 1903 yılı Ocak ayında erkânıharp yüzbaşısı rütbesiyle Manastır'daki 13. Seyyar Topçu Alayı'na tayin edildi. Bu esnada Bulgar çetelerinin takip ve tenkili için yapılan harekâta katıldı, 1903 yılı Eylülünde Koçana'da bulunan 20. Piyade Alayı'nın birinci bölüğüne nakledildi. Nisan 1904 tarihinde Üsküp'teki 16, Süvari Alayı'nda görevlendirildi. Aynı yılın Ekim ayında İştip'teki alaya giren Enver Bey iki ay sona "sunûf-i muhtelife" hizmetini tamamlayarak Manastır'daki karargâhına geri döndü. Burada erkânıharp dairesinin birinci ve ikinci şubelerinde yirmi sekiz gün çalıştı.
Ardından Manastır Mıntıka-i Askeriyyesİ Ohri ve Kırçova mıntıkaları müfettişliğine tayin edildi. 7 Mart 1905'te kolağası oldu. Bu görev sırasında Bulgar, Rum ve Arnavut çetelerine karşı girişilen askerî harekâtta üstün başarılar gösterdiğinden dördüncü ve üçüncü Mecidi, dördüncü Osmani nişanlan ve altın liyakat madalyası ile ödüllendirildi: 13 Eylül 1906 tarihinde binbaşılığa yükseltildi. Bulgar çeteleri-ne karşı yürüttüğü faaliyet onun üzerinde Milliyetçilik fikirlerinin etkili olmasında rol oynadı. Bu ay içinde Selanik'te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne on ikinci üye olarak katıldı. Manastır'a dönüşünde cemiyetin buradaki teşkilatım kurma faaliyetinde bulundu. Bu faaliyetleri, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile merkezi Paris'te olan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin birleşmesi ve ilk örgütün Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti Dahili Merkez-i Umumisi adını almasından sonra daha yoğun olarak sürdürdü. Terakki ve İttihat Cemiyeti tarafından başlatılan ihtilal girişimlerine katıldı. Faaliyetinin ihbar edilmesi üzerine İstanbul'a davet edildi. Ancak 24 Haziran 1908 akşamı dağa çıkarak ihtilalde öncü rol oynadı.
Tikveş'teki örgütlenme faaliyetinden sonra 21 Temmuz 1908'de Köprülü'ye geçen Enver Bey, 23 Temmuz 1908 tarihinde II Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı yeniden toplantıya çağıran iradesi sonrasında Selanik'e giderek bu şehirdeki kutlamalara katıldı. Dağa çıkan subaylar arasında en kıdemlisi olduğundan ve Kolağası Niyazi Bey ile beraber en önemli faaliyeti gerçekleştirdiğinden bir anda "kahraman-ı hürriyet" haline geldi ve bu tarihten itibaren yeniden Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını kullanmaya başlayan örgüt içindeki askeri kanadın önde gelen isimlerinden biri oldu. 23 Ağustos 1908'de Rumeli Vilayeti Müfettişliği refakatine verilen Enver Bey, 5 Mart 1909'da 5000 kuruş maaşla Berlin askeri ataşesi olarak görevlendirildi.
31 Mart Vak'ası üzerine geçici olarak yurda dönen Enver Bey İstanbul'da Hareket Ordu'-suna katıldıktan sonra tekrar Berlin'e gitti. 12 Ekim 1910 tarihinde Birinci ve İkinci Ordu manevralarında hakem olarak görev yapmak üzere yeniden İstanbul'a geldi ve kısa bir şiire sonra geri döndü. Mart 1911'de İstanbul'a gelen Enver Bey, 19 Mart 1911'de Makedonya'daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri denetlemek ve bu alanda rapor hazırlamak üzere bölgeye gitti. Enver Bey dolaştığı Selanik, Üsküp, Manastır, Köprülü ve Tikveş'te bir yandan çetelere karşı alınacak tedbirler üzerinde çalışırken öte yandan İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleriyle görüştü. 11 Mayıs 1911 tarihinde İstanbul'a döndü.
15 Mayıs 1911'de Sultan Mehmed Reşad'ın yeğenlerinden Naciye Sultan ile nişanlandı. 27 Temmuz 1911'de Malisör isyanı sebebiyle İşkodra'da toplanan İkinci Kolordu'nun erkânıharp reisi olarak Trieste üzerinden İşkodra'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı. 29 Temmuz'da ulaştığı İşkodra'da Malisör isyanının bastırılması, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Arnavut üyeleriyle olan meselelerinin hallinde önemli rol oynadı. Daha sonra Berlin'e geçtiyse de İtalyanlar'ın Trablusgarp'a saldırmaları üzerine yurda döndü.
3 Eylül 1911 tarihinde Selanik'te yapılan İttihat ve Terakki Cemiyeti merkez-i umumi toplantısında İtalyanlar'a karşı bir gerilla savaşı yürütmesi fikrini savunan Enver Bey bu görüşünü diğer örgüt üyelerine de kabul ettirdi. 8 Ekim 1911'de padişah ve hükümet yetkilileriyle görüştükten sonra İskenderiye'ye gitmek üzere 10 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Mısır'da ileri gelen Arap liderleriyle çeşitli temaslar kurup 22 Ekim'de Bingazi'ye hareket etti. Çölü geçerek 8 Kasımda Tobruk'a ulaştı, l Aralık 1911 'de Aynülmansûr'da askeri karargahını kurdu.
İtalyanlar'a karşı yapılan muharebe ve gerilla harekatında büyük başarılar elde etti. 24 Ocak 1912 tarihinde bu görevine ilaveten Bingazi mutaasarrıflığına tayin edildi. 10 Haziran 1912'de kaymakam oldu. Kasım 1912 sonlarında Balkan Savaşı'na katılmak üzere Bingazi'yi terkederek tebdili kıyafetle İskenderiye'ye, oradan de bir İtalyan gemisiyle Brindisi'ye gitti. Viyana üzerinden İstanbul'a dönen Enver Bey, l Ocak 1913'te Nazım Paşa ile görüştü. Harbiye nazırı ile Kamil Paşa'nın istifaya zorlanması ve yerine savaşa devam edecek bir hükümetin kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Daha sonda bu fikri, Kamil Paşa'nın görevde kalmasını isteyen Sultan Mehmed Reşad'a da kabul ettirmeye çalıştı.
Enver Bey ile İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ileri gelenleri 23 Ocak 1913 tarihinde Bâ-biâli Baskını'nı gerçekleştirdiler. Enver Bey öncü rol oynadığı bu hükümet darbesinde Kamil Paşa'ya İstifanamesini imzalattı. Ardından padişahı ziyaret ederek Mahmud Şevket Paşa'nın sadarete getirilmesini sağladı. 12 Haziran 1913'de Mahmud Şevket Paşa'nın vurulmasından sonra ülke yönetimine fiilen el koyan İttihat ve Terakki içindeki askeri kadronun da lideri haline gelen Enver Bey, hayati kararların alınmasında etkili oldu. II Balkan Savaşı sırasında 22 Temmuz 1913'te Edirne'ye girişi toplum nezdindeki prestijini daha da artırdı. 15 Aralık 1913'de Miralay, 3 Ocak 1914'te Mirliva, aynı tarihte Ahmed İzzet Paşa'nın yerine Harbiye nazırı oldu.
8 Ocak 1914 tarihinde aynı zamanda Erkan-i Harbiye-i Umumiyye reisliği görevini üstlenen Enver Paşa yeni görevinde büyük bir gayretle, I. Balkan Savaş'nda bozguna uğrayan Osmanlıordusunun yeniden düzenlenmesine çalıştı. Eski dönemin yaşlı paşalarının tamamına yakın bir kısmı emekli edildi ve genç subaylar orduda önemli göreve getirildi. Enver Paşa'nın mahiyetinde çalışmış olan Rauf bey ve Kazım Karabekir gibi subaylar onun bu çabalarının başarılı olduğunu kabul ederler. Enver Paşa'nın bu düzenlemesi bir anlamda Cumhuriyet'in kuruluşunda önemli rol oynayan o kadronun da Osmanlı ordu teşkilatında yükselmesini sağladı. Enver Paşa, Harbiye nazırlığı sırasında "enverîye" adı verilen askeri ve aynı adla anılan, sesli, sessiz harflerin her harfinin ayrı yazılması ile uygulanan bir yazı gibi yenilikler yaptı. 5 Mart 1914 tarihinde Naciye Sultan ile evlenen Enver Paşa, İttihat i Terakki Cemiyeti tarafından Almanya ile ittifak anlaşması sağlamak İçin girişimlerde bulunmak üzere görevlendirildi. Enver Paşa'nın ilk girişim ve teklifleri Alman İmparatorluğu'nun İstanbul Büyükelçisi Hans von Wangenheim tarafından reddedildi.
Daha sonra Avusturya-Maceristan yetkililerin de baskıları ile Wangenheim'ın Şansölye Betmann Hollweg'in itirazlarına neden olan Kayser II. Wilhelm'in şahsi emriyle Ağustos 1914 tarihli ittifak anlaşması ile Genel kanaatin aksine, ittifak anlaşması Almanlar'dan gelmediği gibi bu alanda yanaşmamakta uzun süre direnen de Alman İmparatorluğu olmuştur. Dolayısıyla Enver Paşa'nın Osmanlı Devleti'ni bir oldu bittisi sonucunda Almanlar'la ittifak anlaşması imzalat zorladığı tezi doğru değildir; ayrıca hiç bir büyük Avrupa devleti tarafından ittifaka ne dahil edilmeyen Osmanlı Devleti'nin Alman ittifakını sağlaması gerektiği konusunda İttihat ve Terakki liderlerinin tamamı aynı kaanati taşıyordu.
10 Ağustos 1914 günü Çanakkale önüne gelen Goeben ve Breslau buharlı Alman savaş gemileri peşlerindeki İngiliz gemilerinden kaçabilmek için giriş izni isteyince kendisiyle görüşen Kress von Kressenstein'in talebiyle Enver Paşa re'sen verdiği bir emirle gemilerin içeri alınmasını ve eğer takip etmek isterlerse İngiliz gemilerine ateş açılmasını emretti. Olayları yaşayan bazı subaylar, 22 Ekim 1914'de Enver Paşa'nın Amiral Souchon'a Karadeniz'deki Rus donanmasına saldırması için şifahi emir verdiğini iddia etmektedirler. Ancak bu konuda yazılı bir emir 25 Ekim 1914'te Enver Paşa tarafından amirale gönderilmişti. 29 Ekim 1914 günü Karadeniz'e manevra gerekçesiyle çıkan Osmanlı donanmasının Rus Çarlığı liman ve gemilerine saldırısı sonrasında Enver Paşa, müttefiklerine tazminat ödeyerek tarafsızlığın korunması fikrini savunan hükümet üyelerine karşı savaşa giriş tezinin en hararetli savunucusu oldu.
Savaşa girilmesinden sonra Enver Paşa Harbiye nazırı olarak askeri harekatın yönetimini de ele aldı. Ancak kendisinin tamamen bir Alman kuklası olup onların isteklerini yerine getirmeye çalıştığı şeklindeki görüşler doğru değildir. Bizzat Alman belgeleri, Enver Paşa'nın çeşitli hususlarda Alman askeri yetkilileriyle çatıştığını göstermektedir. Enver Paşa'nın I. Dünya savaşı sırasındaki fiili tek kumandası Kafkas cephesinde olmuştur. 14 Ekim 1918 tarihinde Talat Paşa kabinesinin istifası ile Enver Paşa'nın da Harbiye nazırlığı sona erdi ve 1-2 Kasım 1918'de İttihat ve Terakki'nin diğer yedi lideriyle birlikte Ülkeden ayrıldı.
Enver Paşa ülkeden ayrılmadan önce Sadrazam Ahmed İzzet Paşa'ya yazdığı mektupta kullandığı ifadeler, onun Azerbaycan'da müstakil bir Türk hükümeti kurmaya çalışacağı intibasını uyandırmaktaydı. Nitekim Kırım'da Berlin'e giden arkadaşlarından ayrılarak amcası Halil Paşa ve kardeşi Nuri Bey'in denetiminde bulunan Kafkasya'daki ordu birliklerine ulaşmak üzere oraya hareket etti. Ancak kayalara bindiren takanın batması sonucunda bunu gerçekleştiremediği gibi bölgedeki birliklerin etkisiz hale getirilerek kumanda heyetinin tutuklandığını öğrenince de Berlin'e gitmeye karar verdi.
Nisan 1919'da Berlin'e gidip Babelsberg semtine yerleşti ve Almanya'da yeniden teşkilatlanmaya çalışan İttihat ve Terakki'nin faaliyetinde rol oynadı; ayrıca İngilizler'le de çeşitli pazarlıklarda bulundu, fakat bu alanda bir anlaşma sağlanamadı. Enver Paşa Talat Paşa ile birlikte 1919 Ağustos ayı sonunda Bolşevik liderlerinden Kari Radek'i tutuklu bulunduğu hücresinde ziyaret etti. Radek İttihat ve Terakki'nin bu iki liderini Moskova'ya davet etti. 10 Ekim 1919 tarihinde Mehmet Ali Sami takma adı ve Rusya'daki Türk Hilal'i Ahmar temsilcisi bir doktor kimliğiyle uçakla Berlin'den Moskova'ya hareket eden Enver Paşa, 13 Ekimde Königsberg'e ve 15 Ekim'de Shiaulai'ye (Litvanya) vardı. Daha sonra Abeli'ye iniş yapan uçak yolcuları Litvanya yetkilileri tarafından göz altına alındılar ve Kaunas'sa gönderildiler.
Enver Paşa Kaunas'taki hapishanede iki ay geçirdikten sonra tekrar Berlin'e döndü. Bu sırada hapisten çıkan Radek'in talebi üzerine bazı İttihat ve Terakki liderleri Moskova'ya hareket ettiler ve 27 Mayıs 1920 tarihinde burada buluştular. Berlin'de kalan Enver Paşa'da çeşitli temaslardan sonra Alman adına düzenlenmiş sahte belgelerle yola çıktı. Ancak bu uçağı yine zorunlu iniş yapınca tekrar yakalandı ve Riga hapishanesine götürüldü. Burada bir komünist, bir Alman yahudisi olarak muamele gören Enver Paşa tekrar serbest bırakıldı. 1920 Ağustos ayının başında üçüncü defa Berlin'i terk eden Enver Paşa Stettin, Königsberg, Mingskve Somalengk üzerinden 16 Ağustos tarihinde Moskova'ya ulaştı.
Burada gayet iyi karşılandı ve Kremlin'in büyük duvarına bakan Sopiskaia Naberezhnaya semtindeki bir konuk evine yerleştirildi. Enver Paşa eski ittihatçı arkadaşları ve Orta Asya'dan gelen temsilcilerle görüştü. Ayrıca Çiçerin, Radek, Zinoiev ve Lenİn ile görüşmeler yaptı ve Sovyet-Alman temaslarında arabuluculuk görevini üstlendi. Berlin'den Moskova'ya gelmesinde yardımcı olan eski arkadaşı Hans von Seect'e yazdığı 25 ve 26 Ağustos tarihli iki mektuba göre, Troçki ve temsilcisi E.M. Skliansky'le yaptığı görüşmelerde Anadolu hareketine silah yardımında bulunulmasını istedi ve söz dahi aldı. îslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı adında bir örgüt kurdu.
Enver Paşa 1-8 Eylül 1920 tarihinde Bakü'de gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi'ne Libya, Tunus, Cezayir ve Fas'ı temsilen katıldı. Ankara hükümeti de kongrede İbrahim Tali (Öngören) tarafından temsil edildi. Ancak bu kongre önemli sonuçlar doğurmadı. Sovyetlerin ihtilalci grupları değil, Mustafa Kemal, Rıza Şah, Çang-Kay-Şek Emanullah Han gibi tarafsız liderlerin yönetimlerini destekleme kararları Enver Paşa'nın işini zorlaştırdı. Ekim 1920 başlarında yeniden Berlin'e döndü ve Lüksgrunewald semtine yerleşti.
Daha sonra İsviçre'ye giden Enver Paşa burada Hakkı Paşa ile görüşerek Rusya'dan Anadolu'ya askerî yardım göndermek üzere bir gizli teşkilat kurmaya karar verdi. Komitede H. Von Seect'in eski yaveri binbaşı Fischer ve Alman harb bakanlığında askeri teçhizat sorumlusu yüzbaşı Kress'de bulunmaktaydı. Ancak Moskova'dan gerekli maddi yardım sağlanamadı. Halil Paşa'mn Enver Paşa'ya yazdığı 4 Kasım 1920 tarihli mektuba göre bu alandaki yeni taleplerde Karahan tarafından reddedildi. Enver Paşa 1921 Şubat' ı sonunda yeniden Moskovaya gitti ve burada Çiçerin ve yeni Ankara hükümeti temsilcisi Bekir Sami Bey'le çeşitli görüşmeler yaptı. 16 Temmuz 1921'de Mustafa Kemal Paşa'ya uzun bir mektup yazarak kendisinin faaliyetleri hakkındaki şikayetleri ve Anadolu Hareketine el koyma iddialarına karşı çıktı. 30 Temmuz'da Ankara'ya yönelik Yunan saldırısı başladığında Enver Paşa diğer İttihatçı liderlerle birlikte Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a gitti.
Bu sırada Trabzon'daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'de onu destekliyordu. 5 Eylül'de burada yapılan ve Halk Şuralar Fırkası Toplantısı olarak ilan edilen İttihatçı toplantısında Ankara'daki T.B.M.M.'ne İttihatçı sürgünlerle soğuk ilişkilerin sona erdirilmesi içinde başvuruda bulunması kararlaştırıldı. Ancak Sakarya zaferi Enver Paşa'nın planlarının bir defa daha bütünüyle değişmesine yol açtı. Baku'yu terk eden Enver Paşa Tiflis, Aşkabat ve Merv'e uğradıktan sonda Ekim 1921 tarihinde kendisine refakat eden Teşkilat-ı Mahsusa eski liderlerinden Kuşçubaşı Hacı Sami ve diğer bazı İttihattçılarla birlikte Buhara'ya gitti. 8 Kasımda Türk subaylarla birlikte tekrar yola çıktı ve 19 Kasım'da Akbulağ, 21 Kasım'da Başçardak kışlağında ve 24 Kasım'da Gurgantepe'ye ulaştı. Burada Cedidci Alehytarı Lakay İbrahim Bey'in esiri durumuna geldi. Şubat 1922 sonunda buradan kurtulan Enver Paşa Ruslara karşı savaşan Basmacıları örgütlemek için tekrar Duşanbe ilerisindeki kışlaklara gitti. 24 Temmuz'da Rusların Duşanbe'yi alması üzerine geri çekilerek Satılmış Kışlağına vardı. Buradan Belcuvan bölgesindeki Âbıderyâ köyüne geçti ve son karargahı, burada kurdu. 4 Ağustos 1922'de karargahta düzenlenen Kurban Bayramı töreninde mahiyetinde kalan askerlerle bayramlaşırken ani bir Rus baskınına uğradı; yanındaki otuza yakın atlıyla yöneldiği Çegan tepesi mevkiinde giriştiği çarpışmada ön safta vuruşurken şehit oldu.
Enver Paşa'nın eşyaları müfreze kumandanı Kulikof tarafından Taşkent'e gönderildi. Buradan daha sonra Moskova'daki askeri müzeye nakledildi. Cenazesi Âbıderyâ köyünde toprağa verildi.(Aziz na'şı 1996 yılında ülkemize getirilmiştir ve Hürriyet tepesinde tarafımızdan göndere çekilen ve nazlı nazlı dalgalanan şanlı bayrağımızın altında yatmaktadır. ÜLKÜM)
Enver Paşa'nın siyasi ve askeri kariyeri hakkında değişik ve birbiriyle çelişen yorumlar yapılmıştır. 1908 ihtilalinde oynadığı rol, Trablusgarp Harb'indeki başarıları sebebiyle kamuoyunda büyük prestij kazanan Enver Bey'in aleyhine Mondros Mütearekesi'nin ardından bir kampanya başlatılmış, 1922 sonrasında ise yeni rejim Enver Paşa ve arkadaşlarını gereksiz yere l. Dünya Savaşı'na girilmesinden sorumlu tutmuş, mütareke dönemi faaliyetleride bir maceracı olarak yorumlanmıştır. Belirli dönemlerde leyhine ve aleyhine yoğun yayın yapılmalısı, Enver Paşa hakkında ojektif bir değerlendirilme yapılmasını güçleştiren temel sebep olmuştur.
Yetiştirdiği dönemin Osmanlı zabitanı içinde kendini geliştiren Enver Paşa Makedonya'daki çete savaşlarında gösterdiği başarılarla sivrilmiştir. 1908 hareketinde öncü rolü onu halk kahramanı mertebesine getirdiği gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki durumunu da güçlendirmiş, 1913 Babıali Baskınından itibaren gerek bu örgütün askeri kanadının gerekse Teşkilat-ı Mahsusa'nın lideri haline gelmiştir. Bu dönemde kendi kaleminden çıkan mektuplar, Enver Paşa'nın Fransızca ve Almancayı iyi düzeyde kullanabilen ve batı düşünürlerin kitaplarını okuyan bir kişi olduğunu göstermektedir.
Enver Paşa'nın l. Dünya savaşına girilmesindeki sorumluğu ve rolü ise son dönemlerinde yayımlanan Alman ve Avusturya belgelerinden anlaşıldığına göre daha ziyade Goeben ve Bresleu zırhlılarının boğazlardan geçirilmesi ve Rus limanlarının bombardımanı emrinin verilmesi çevresinde şekillenmektedir. Onun Mütareke sırasındaki faaliyetleri ise özellikle son dönemlerde yayımlanan belgelerin ışığı altında şahsi girişimler olmaktan ziyade İttihat ve Terakki kadrosunun faaliyetleri olarak değerlendirilmelidir. Ancak Enver Paşa'nın maceracılık boyutlarına varan hareketleri konusunda yorumda bulunulurken içinde yaşadığı çağın da bir macera çağı olduğu hesaba katılmalıdır.
NEREDEN geldikleri belli olmayan onun bunun çocukları, kendileri gibi nesebi gayri sahih bir ulus yaratmanın peşinde...
Bunun için fazla mesai de yapıyorlar...
Hangi kanalı açsanız onlar arzı endam ediyor...
Türk'ün yanında olan herkes suçlu, kuyusunu kazan ise onlarca bir numara...
Türkiye, şehitlerine ağlarken bile, ülkenin toprakları üzerinde beslenen, bakılan, semirtilen hainler baştacı ediliyor. Kapılar onlara ardına kadar açılıyor.
Her kulvarda at oynatan kemik yalayıcı, bir TV kanalında ''Artık Öcalan'a 'teröristbaşı, bebek katili' denilmesin. O muhatap alınırsa açılım süreci daha iyi işler'' diyecek kadar alçalıyor.
Bununla da yetinmeyip Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye'nin hayrına olacağı zırvalarını ve Güneydoğu'da özerkliği savunuyor.
Hapisten çıkarılıp aramıza salınan biri de şöyle diyordu: Kürtler'in üç lideri var: Mam Celal, Kak Barzani ve Başkan Öcalan...
HAYALE BAK...
BİR başkası aylar önce bölücülük çağrıları yaptıktan sonra ''Kürdistan eyaleti" tezini ortaya atıp şöyle devam ediyordu: ''Kürtler 1999 İmralı süreciyle bir stratejik değişiklik yaptı. Dediler ki 'Sınırları çizmeye gerek yok', halklar birlikte el ele, gönül gönüle yaşayabilir. Yeter ki yönetici kadro bunu görebilsin.
Çatışmasız, kavgasız halkımız bu süreci destekledi. Sekiz yıl bunu uygulamaya çalıştık. Siz ne yaptınız, hiçbir şey.
Bir adım attınız, geri çekildiniz. Bu acıya ne gerek vardı? Demek ki doğru olanın önüne geçemezsiniz. Şimdi yapmanız gereken ilk şey Kürdistan eyalet sistemine geçmenizdir.
Bu, ülkenin bölünmesi demek değil, aksine ülkenin bütünleşmesi, bir arada yaşaması demektir.
Bunun için Türkiye'nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir. Ankara, Türkiye'yi eyaletlere böl ve Kürdistan eyaletini kur."
Seçim zamanı da söylenen bu sözlerin şimdi uygulaması için bastırılıyor.
AB YALAKASI KALEMŞÖRLER...
BİZDEKİ hainler bölme planları yaparken son dönemde birbiri ardına hasır altından çıkarılan bölünmüş Türkiye haritaları, sözde dostların gerçek niyetlerini gözler önüne seriyor. Türkiye'nin kanla yazdığı Kurtuluş Savaşı destanını ve ardından imzalanan Lozan Antlaşması'nı gölgeleyerek, hayallerindeki Sevr planlarını devreye sokma gayretindeki çevreler, bir yandan uluslararası camiada propaganda yarışına girişirken, diğer taraftan Türkiye içindeki birlik ve bütünlüğü bozmak için olmadık formüller üretiyor. Kabul etmek gerekir ki başarılı da oluyorlar...
Batılı diyor ki ''Şu kanun gerek'' bizim salak kalemşörler sanıyor bal ile börek.
AB'nin son isteği ise sularımız oldu. Üyeliğimiz için bunu şart koştu: AB'nin 6 Ekim 2004 yılında yayımladığı ve Türkiye için müktesebat olan 'Etki Raporu'nun sekizinci sayfasında da, üyelik halinde Fırat ve Dicle nehirleri ile bunlar üzerindeki barajların ve sulama planlarının idaresinin uluslararası yönetime bırakılmasının ve bu konuda komşular ve İsrail ile işbirliği yapılmasının Türkiye'den isteneceğine yer verilmişti.
Raporda şöyle denmişti: ''Ortadoğuda su önümüzdeki yıllarda giderek artan biçimde stratejik bir konu haline gelecektir. Türkiye'nin AB'ye katılımı ile beraber su kaynakları ve altyapılarına (Fırat ve Dicle nehir havzaları üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri, İsrail ve
ona komşu ülkeler arasında su alanında sınır ötesi işbirliği) ilişkin uluslararası
yönetimin AB için önemli bir mesele haline gelmesi beklenebilir.'' Bunu yine gündeme taşıdı. Bizim AB yalakası basının kalemşörleri bunu da alkışladı.
Bunlar yetmemiş gibi bazı şerefsizler de, Tokat'ın Reşadiye ilçesinde 7 erin şehit olmasında TSK'nın parmağı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti.
NEYZEN'İ OKURKEN...
ŞİMDİ Türkiye'nin yaşadıklarını görün; nereye gittiğimizi, neden hainlerin ve zamanımız Ali Kemalleri'nin baştacı edildiğini anlayın.
Anlamadıysanız o zaman Neyzen Tevfik'in dizelerine kulak verin:
Terör örgütü PKK'ya yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı, Tokat'ın Reşadiye ilçesinde 7 askerin şehit olduğu saldırıyı PKK'nın üstlendiğini duyurdu.
Fırat Haber Ajansının verdiği habere göre, PKK, Tokat"ta 1"i uzman çavuş 7 askerin öldüğü, 3 askerin de yaralandığı eylemi üstlendi. PKK'nın saldırının sözde Dersim eyaletine bağlı bir birimin kendi inisiyatifi ile yaptığını açıkladığı da görüldü.
PKK hain saldırıya gerekçe olarak ise; terörist başı Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki yaşam koşulları, Gabar ve Cudi'deki PKK'lılara karşı TSK'nın düzenlediği operasyonlar ve DTP'nin Diyarbakır'da düzenlediği mitingde ölen Aydın Erdem isimli gencin belirlenemeyen bir silahtan çıkan kurşun sonucu öldürülmesini gösteriyor...
Türkiye, Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün iyi şeyler olacak açıklamasının yapıldığı 2009 un Mart ayından bugüne kadar teröre 55 şehit verdi. İşte terörist saldırıların yeri ve tarihleri:
10 Nisan Şırnak: 2 Şehit
11 Nisan Şırnak: 2 Şehit
15 Nisan Diyarbakır/Dicle: 1 şehit
29 Nisan Diyarbakır/ Lice: 9 şehit
29 Nisan Hakkari/ Şemdinli 1 şehit
5 Mayıs Bitlis: 1 şehit
11 Mayıs Hakkari/Çukurca: 1 Şehit
14 Mayıs Mardin/Nusaybin: 1 şehit
25 Mayıs Tunceli: 1 şehit
27 Mayıs Hakkari/ Çukurca: 6 şehit
28 Mayıs Hakkari/Çukurca: 1 şehit
4 Haziran Şırnak: 1 şehit
5 Haziran Hakkari Çukurca: 1 şehit
13 Haziran Hakkari/Yüksekova: 1 şehit
19 Haziran Tunceli: 1 şehit
22 Haziran Hakkari/Şemdinli: 1 şehit
21 Temmuz Şırnak 1 şehit
7 Ağustos İskenderun/Hatay 1 şehit
30 Ağustos Hakkari 4 şehit
8 Eylül Siirt/ Eruh: 7 şehit
8 Eylül Hakkari/Çukurca: 1 şehit
10 Eylül Van/Başkale: 1 şehit
4 Ekim Şırnak/Beytülşahap: 1 şehit
4 Aralık Mardin/Nusaybin: 1 Şehit
7 Aralık Tokat/Reşadiye: 7 şehit
Allah katında din, ancak İslam dinidir. Kendilerine kitap verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık ve haddini aşma yüzünden ihtilafa düştüler ve kim Allah'ın ayetlerine inanmazsa bilsin ki Allah, pek tez hesap görür. Âl-i İmrân / 19
Kim Müslümanlıktan başka bir din arar, dilerse arayıp bulduğu din, asla makbule geçmez ve o, ahirette ziyana uğrayanlardandır. Âl-i İmrân / 85
ABD'de geliştirilen Büyük Ortadoğu Projesi'nin en önemli etabı "ılımlı İslam" siyasetinin gönüllü sözcüsü olan Gülen'in, bütün Türkiye'yi bir ağ gibi saran gizli örgütlenmesinin, sinsi hesaplarının ve yürütülen örtülü operasyonlarının deşifre edilmesi gerekiyor.
Sığındıkları ve on yıldır yaşadıkları ABD'den Türkiye'ye karşı ihanet projeleri hazırlayanların; bölge ülkelerine yönelik kuşatma ve işgal planlarının parçası olanların; ....
Toplumun inançlarını istismar ederek, bunu sermaye ve iktidar gücüne dönüştürenlerin oyununun bozulması için herkesin üzerine düşen görevleri yapması, her şeyden önce bir vatandaşlık görevidir. İlkokulu dışarıdan bitirmiş, vaaz verirken ağlayıp, bayılan, Cumhuriyet Devrimi ve Atatürk'e kinle dolu gezici vaiz Fethullah Gülen, ne zaman başı sıkışmış ise ABD'ye kaçmıştır.
1950'lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi de aynı: Dinlerarası diyalog.
Dinlerarası Diyalog, Fethullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede kullandığı örtünün adı. CIA denetiminde yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatıdır. 1951'de Kore'yi işgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken, sömürgeleştirmenin aracı olarak bir de Hıristiyan tarikatı kurdu. CIA'nın misyonerleri, bu tarikatı kullanarak Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ını, Budistlikten vazgeçirip Hıristiyan yaptılar. Moon, işte bu tarikatın adıdır. Resmi adıyla söylersek; Birleştirme Kilisesi. CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Lig'ini örgütledi. Türkiye'de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Dünya Anti Komünist Lig'inin uzantıları olarak kuruldu.
Diğer cemaatler Kur'an kursu ve İmam Hatip Liseleri gibi doğrudan dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fethullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurt içinde Anadolu liseleri ve kolejler açmaya başladı. Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği ülkeler son derece dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar. Yani Amerika'nın ilgi alanındaki bölge ve ülkeler. Nitekim 1992'den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, "Fethullahçı" diye bilinen vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi.
ABD'nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği'ni çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü "CIA muhalefeti"nin, Gülen Örgütü'nün önünü açtığı net olarak saptanabiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fethullah Gülen'i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika'nın Sesi Radyosu'nun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu döne döne övülüyor.
Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde panikledi. Uzun süre ABD'de kaldı. Hükümet ve CIA yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Cumhuriyet Devrimi güçlerini, "Arkamda Amerika var" mesajı vererek tehdit etmeye çalıştı. İkinci Cumhuriyetçi köşe yazarlarını seferber ederek kendini Amerika'nın adamı olarak savundurttu. Nevval Sevindi'nin Sabah Kitapları'ndan çıkan, "Fethullah Gülen İle New York Sohbeti"nde ABD emperyalizmiyle Nur tarikatının bağı, açıkça dile getiriliyor. İşte kitaptan bazı seçmeler:
"Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika'nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir."
Yani her şey ortada...
Fethullah'ın okullarının propagandası, "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının hizmetinde" sözleriyle yapılıyor. Oysa bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, ABD'nin hizmetindedir. Gülen cemaati tarafından yurt dışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, "İngilizce öğretmeni" diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edildi. Toplantıda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam ve MIT temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelendi.
Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmen Evi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurt dışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere Bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlıktan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar arasında. Ve elbet, yurt dışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır. Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisine gelir. Bu okullar da, "Fethullahçılara ait" diye bilinmektedir. Müdür, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı "Yurt Dışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı" adlı kitabın 63-64. sayfalarından okuyalım:
"Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz."
Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li "öğretmen"lerin çoğu, Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. İngilizce dil "öğretmeni" olarak gözükmektedirler. Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı "öğretmen" var. Bunlar da diplomatik pasaportlu. Ve Kırgızistan'da "Fethullahçı" diye bilinen okullarda "öğretmenlik" yapıyorlar. Gülen'in okulları, Adriyatik'ten sadece Çin'e kadar değil, Vietnam'a, Endonezya'ya kadar uzanmaktadır ve eğitim dili olarak da Türkçe'yi değil, İngilizce'yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD'li ve İngiliz "öğretmenler" giriyor.
Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce adıyla "official passeport"a sahipler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Türkiye'deki karşılığı "yeşil pasaport" olan resmi görevli pasaportu, ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor.
İşte ABD, işte Gülen... Bütün bunlara rağmen, hangi vatansever Türk vatandaşı hâlâ Gülen'in hizmetlerini savunabilir, anlamak çok güç...