21 Mart, her ne kadar baharın müjdecisi, toprak ananın insanoğluna bütün cömertliği ile ikramlarda bulunmaya başlamasının ve kâinattaki bütün canlıların kış uykusundan uyanarak bahara eriştiklerinin ilk günü olarak telakki edilse de, 21 Martın Türk milleti için başkaca bir önemi ve anlamı daha vardır.
21 Mart aynı zamanda Türklerin Ergenekondan çıktıkları gün olduğu için Türkler tarafından bayram olarak kabul edilmiş ve adına da Ergenekon Nevruz Bayramı denilmiştir.
Türk Milletinin duygu, düşünce, Tarih ve kültür alanında önemli bir yeri olan Nevruz Bayramı, ağırlıklı olarak Orta Asya da olmak üzere dünyanın değişik bölgelerinde yaşamakta olan Türk toplulukları tarafından binlerce yıldır çeşitli etkinliklerle ve coşku içinde kutlana gelmektedir.....
Her Türk boyunun kendilerine özgü yöntemleriyle ama ana unsur olan Türk gelenek ve motiflerinden kopmaksızın icra ede geldikleri kutlama şenliklerinin hepsi birden Türk milletindeki Milli bütünlüğün, toplumsal dayanışmanın, Türk boyları arasındaki manevi bağlarla birbirlerine sıkı sıkıya kenetlenmişliğin önemli bir göstergesidir.
Nevruz; Türk düşmanlarının katliamından sağ olarak kurtulabilen birkaç Göktürk cengâverinin etrafı yalçın dağlarla çevrili Ergenekon vadisinde 400 yıl boyunca yaşayıp çığ gibi çoğalarak, güçlenerek ve demir dağları dev körüklerle eriterek Ergenekondan çıktıkları, bütün dünyaya Türk milletinin varlığını ve ebediyen de var olacağını ilan ettikleri gündür.
En kadim dillerden biri olan Fars dilinde Yeni gün anlamına gelen Nevruz; Türk neslini yeryüzünden tamamen yok ettiklerini zanneden Türk düşmanlarının hayal kırıklığına uğradıklarını dehşet içinde görmeye başladıkları gündür.
Nevruzun; Ergenekondan çıkan Türklerin ata topraklarına yeniden sahip çıkmaya, dünyadaki Türk dostlarının yüreklerine sevinç ve ümit aşılamaya, düşmanların yüreklerine de korku salmaya başladıkları gün olduğu konusunda birçok Türk tarihçileri görüş birliği içindedirler.
Nevruz bayramı üzerine ciddi ve detaylı araştırmalar yapan bilim adamlarından Doç. Dr. Bedri Noyan Türkler için Nevruz, Ergenekondan çıkış, dünyaya yayılış günüdür diyor. Prof. Dr. Süheyl Ünver de, Nevruz Türklerin Ergenekondan çıktıkları gün olup, Orta Asya Türklüğünün bayramıdır ifadesini kullansa da, Nevruz yalnızca Orta Asya Türklüğünün değil yeryüzünde yaşayan bütün Türklerin geleneksel ve milli bayramıdır.
Türklerin Ergenekondan çıktıkları gün olarak kabul edilen 21 Mart; Türk milleti için yeniden dirilişin, haksızlık ve adaletsizliklere karşı sıkı ve kararlı bir savaşın başlatıldığı gündür. Türklerin Ergenekondan çıktıkları gün, aynı zamanda da Türk soyunu yeryüzünden yok etmek isteyen Türk düşmanlarına karşı sonsuza kadar söndürülmemek üzere mücadele meşalesinin yakıldığı gündür.
21 Mart; Türk milletinin güneşi bayrak, Gök kubbenin altını da kendileri için vatan kabul ederek yeryüzünde bütün azametleri, adaletleri ve asaletleri ile hükümran olmaya başlamalarının ilk adımını attıkları gündür.
Türklerin Ergenekondan çıkışı Türk milletinin hür ve bağımsız yaşama arzusunun önünde demir dağların bile engel teşkil edemeyeceğini ortaya koyan tarihi bir olaydır.
Nevruz, her ne kadar çeşitli zümreler tarafından sadece kendilerinin menfur maksatları doğrultusunda istismar aracı olarak sahiplenilmeye çalışılsa da, 21 Mart Ergenekon Nevruz Bayramı Türkün Bayramıdır. Çünkü Ergenekon vadisine girenler Göktürk savaşçıları, Ergenekon vadisine sığmayacak kadar çoğalarak oradan demir dağları eriterek çıkanlar da yine Göktürklerdir. Bu sebeple Türk milletinin bütün fertleri, Türk olarak yaratılmış olmaktan gurur duyanlar geçmişin ihmallerini telafi etmek adına Ergenekon Nevruz Bayramına daha sıkı şekilde sahip çıkmalıdırlar.
Evet, 21 Mart günü aynı zamanda da bir bahar bayramıdır. Fakat Türklerin Ergenekondan çıkarak dünyaya nizam vermeye de başladıkları gün olan Ergenekon Nevruz Bayramını sadece bahar bayramı olmasıyla sınırlandırmak Türk milletine yapılan ve yapılmakta olan büyük bir haksızlık olur.
Adalet ve Kalkınma Partisi, "Soruları ve Cevaplarıyla Demokratik Açılım Süreci: Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" başlıklı bir kitap hazırlamış. 133 sayfadan oluşan ve 30 soru ve cevabın yer aldığı kitapçıkta açılım süreci denilen "yıkım projesine" şiddetle karşı çıkan ve ağır eleştirilerde bulunan MHP'ye karşı kitapçıkta ağır ithamlar, iftiralar ve yalanlara başvurulmuş.
Bu yazıda AKP ve Başbakan Erdoğan'ın böyle bir yola başvurmasının arka planı ve MHP Lideri Sayın Bahçeli'nin cevabı üzerinde durulacak ve iddiaların doğruluğu (daha doğrusu yanlışlığı!) tartışılacaktır.
Öncelikle, "AKP neden böyle bir kitapçık hazırlama ve MHP'ye iftira atma yöntemini benimsemiştir?" sorusunun cevabı aranmalıdır. Bu çerçevede bu kitapçığın hazırlanmasının arka planını inceledikten sonra, MHP'ye atılan iftiraları ve MHP'nin bu konudaki tutum ve duruşunu ele almak daha faydalı olacaktır. AKP'nin bu kitapçığı hazırlamasının nedenini MHP Lideri Sayın Bahçeli 26 Ocak 2010 tarihli grup toplantısında çok güzel bir şekilde ifade etmiştir:
"Adalet ve Kalkınma Partisi yaz başından bu yana açılım adını verdiği Yıkım Projesi ile dönülmez bir yola girmiş, söylemleri ve icraatları ile kendisini bağlayan bir sürece mahkum olmuştur. Adını koymakta zorlandığı "PKK projesi"nin toplumca kabul görmemesi, hükümeti ve Başbakan Erdoğan'ı sıkıntıya sokmuş, cilalı kavramlar, aldatıcı sloganlar, gözyaşı edebiyatı, şehit ve ana istismarı ile kamuoyunun kuşkularını gidermeye çalışmıştır. Ne var ki adına devlet projesi de diyerek sorumluluğu kendi dışındaki mekanizmalara da atan AKP zihniyeti kapı kapı gezmesine, bütün propaganda vasıtalarını ve yandaş medya kanallarını kullanmasına rağmen aziz milletimizi ikna etmeyi başaramamıştır."
Türk milletini ayrışmaya, kavgaya, çatışmaya ve bölünmeye sürükleyecek olan ve Başbakan'ın "sözde açılım projesi" dediği "yıkım projesi" bumerang haline gelmiş ve kendilerine zarar vermeye başlamıştır. "Açılım bombası(!)" elinde patlayan Başbakan Erdoğan da sorumluluğu başkalarına atabilme telaşıyla ve kamuoyunun tepkilerini azaltabilmek amacıyla böyle bir kitapçık hazırlatmıştır.
AKP'den MHP'ye Haksız İtham ve İftiralar
Kitaptaki 19. soruda "MHP'nin demokratik açılım sürecine aşırı tepki vermesinin sebebi nedir?" sorusuna yer verilirken, cevabında MHP'ye ağır ithamlar ve iftiralarda bulunulmuştur. Kitapçığın 88. sayfasında "Terörün artış gösterdiği dönemlerde MHP'nin oylarında bir artışın meydana geldiği görülmüştür." denilerek 1999'da MHP'nin iktidara gelmesini bölücübaşı Öcalan'ın yakalanması ve terör olaylarındaki artışa bağlanmaktadır.
Bu açıklamalar AKP'nin ve Başbakan Erdoğan'ın MHP korkusunun dışavurumudur! Artık AKP'nin alternatifinin MHP olduğu, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere tüm AKP yetkilileri tarafından görülmektedir. Anketlere çok meraklı olduğu bilinen Erdoğan'ın AKP'nin oyunun yüzde 20'lere düştüğünü, MHP'nin oylarının da hızla yükseldiğini görmesi MHP'ye daha çok saldırmasına yol açmaktadır.
AKP'nin oy kaybettiği ve MHP'nin oyunu artırdığı doğru! Ancak, MHP'nin oyunu neden artırdığı konusunda söylenenler yanlış, hatta yalan! Çünkü Başbakan Erdoğan da aslında oy azalışının tek nedeninin "sözde açılım süreci" olmadığını çok iyi biliyor! Başbakan yedi yıldır, pembe tablolarla, sanal büyüme masallarıyla, çatışma ve gerilim stratejisiyle, medya baskısıyla krizin etkilerinin gündemde yer almasını ve tartışılmasını engellemeye çalışıyor. Buna rağmen rekor işsizlik oranı, rekor bütçe açıkları, kapanan işyerleri, ödenemeyen krediler ve kredi kartları, protesto edilen senetler, karşılıksız çekler, borcunu ödeyemediği için hapse giren çiftçiler Türkiye'nin gerçekleri olarak karşımızda duruyor. Tüm bu olumsuz gelişmeler AKP Hükümetinin ömrünün kısaldığının ve bir erken seçimin kaçınılmaz hale geldiğinin göstergeleridir. Medya baskısı ve tehditler bir noktaya kadar bu konuların tartışılmasını engellese de, AKP'nin oy kayıpları hızla devam edecek ve Türk Milleti sandıkta gereken cevabı verecektir.
AKP'nin İftira ve Yalanlarına Bahçeli'den Rest: Hodri Meydan!
AKP kitapçığında MHP'ye atılan iftiralara Sayın Bahçeli haklı ve sert tepki gösterdi. İddiaların alçakça olduğunu belirten Bahçeli yalan ve iftiranın AKP yayınlarına kadar işlendiğini belirtti ve "hodri meydan!" dedi. Sayın Bahçeli'nin bu konudaki sözleri şöyle:
"Bu dokümanda partimizin oyları ile terörün artışı arasında kurulmaya çalışılan ilişki tam bir ahlaki çürümüşlük hali olduğu gibi bu zihniyetin emellerini gerçekleştirme uğruna ne kadar küçülebileceğinin de belgesidir. Madem ki böyle bir iftiranın peşindesiniz, buradan söylemek isterim ki, hükümet olarak son teröriste kadar teslim al, adalete sevk et, terörü kökünden kazı, bu belayı ülkemizden def et, varsın bizim oylarımız düşsün ve hükümet olamayalım, yeter ki sen bunları gerçekleştir. Hodri meydan!"
"Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben" anlayışını ilke edinen Sayın Bahçeli'nin bu konudaki sözleri de bu ilkeye uygun ve hiçbir yoruma gerek duyulmayacak kadar açık!
AKP'nin kitapçığında MHP'ye yönelik bir diğer itham ise şehit cenazeleriyle ilgili. Şehide "kelle!" diyen ve şehit cenazeleri konusunda hiçbir şey söyleme hakkı olmayan AKP, maalesef bu konuyu da istismar etmiş ve üstelik bu konularda çok hassas olan MHP'ye de iftira atmıştır! Giderek güç kaybeden AKP'nin kitapçığında, "22 Temmuz 2007 seçimlerinin öncesinde terör olaylarındaki tırmanışın halkta reaksiyona yol açtığı, MHP'nin de şehit cenazelerinde cenaze merasimlerinin formatının çok dışında bir tutum ve davranış sergilediği" belirtilmekte ve MHP'nin halktan gördüğü teveccüh küçümsenmeye çalışılmaktadır.
Bu konudaki yorumumuza geçmeden önce, MHP Lideri Sayın Bahçeli'nin yine grup toplantısında yaptığı konuşmada bu konuya ilişkin çarpıcı değerlendirmesini sizlerle paylaşmak istiyorum:
"Bize göre milletinden doğmuş bir şehit için son dini vecibeleri yerine getirmek, yöresinin ve evlatlarının acısını ve anısını paylaşmak bu ülke benim bu milletin mensubuyum diyen herkesin en doğal hakkı, vatan borcu ve aziz şehidine son görevidir. Bunun aksini ima etmek, şehitlerimizden cenaze merasimini bile siyasi kaygılarla esirgemeye çalışmak ancak düşman işgali altındaki satılmış zihniyetlerin aklından geçecek bir zillettir. Ve ne üzücüdür ki AKP'nin dokümanında yer almıştır. Partimiz hiçbir cenaze merasimine siyasi kaygılarla katılmamış, partililerimiz şehitlerini ve onların temsil ettiği aziz hatıraları kucaklamaktan başka hiçbir gaye içinde bulunmamıştır. Bugüne kadar belediye imkanları ile ve kahramanlık gösterileriyle yapılan terörist cenaze törenlerini bir kez bile eleştirmemiş bulunan AKP zihniyetinin şehit cenazelerinden ürkmeye başlaması bile başlı başına bir hıyanet işaretidir. Bu yayınla beraber AKP'nin yıkım ve çözülme projesi bir doküman haline de gelmiş, yüce divanda yargılanırken kullanılacak kalıcı bir ihanet belgesi böylece ortaya çıkmıştır."
Bu sözler üzerine aslında söylenecek çok şey yok! Gerçekten de bu AKP'nin istismarda sınır tanımayan anlayışının bir başka tezahürüdür. Asıl şehitler üzerinden siyaset yapanın kendileri olduğu böylece açığa çıkmıştır.
MHP'nin Oyları Artıyor: Çünkü MHP Türk Milletinin Merkezidir!
Başbakan Erdoğan'ın bilinçaltındaki MHP korkusunu bastırmak için haksız ithamlarda bulunması ve kendisinin dahi inanmadığı suçlamalarda bulunması, mezarlıktan geçerken korkusundan ıslık çalan çocuğun psikolojisine benzemektedir. MHP'yi "milletin ana damarından beslenmemekle ve sorunlu sosyal olaylar üzerinden varlık bulmakla" suçlayan AKP, asıl kendisi gerilim ve çatışmadan beslenmekte ve sürekli sorun alanları yaratarak halkımızın yoksulluğunu ve manevi değerlerini istismar etmektedir. MHP ise 40 yıllık tarihi boyunca hep Türk Milletinin ana damarından beslenmiş ve hem siyasi hem de toplumsal olarak milletin merkezi olmuştur.
Türk milliyetçiliği fikrini kurumsal olarak temsil eden ve kökü 1948'de Millet Partisi'nin kuruluşuna dayanan MHP her konuda Türk Devletinin bekasını ve Türk Milletinin refahını esas alan bir anlayışı benimsemiştir. MHP'nin programları, seçim beyannameleri ve diğer belgeleri incelendiğinde, her dönemde Türk Milletini esas alan, toplumcu, çağdaş, bağımsız nitelikte ekonomik, sosyal ve siyasi politika önerileri ortaya koyduğu görülmektedir. Buna rağmen MHP hep haksız ithamlarla karşılaşmış, önyargılarla değerlendirilmiş ve bir türlü anlaşılamamıştır. Milliyetçilere karşı zaten önyargılı olan kesimler onları tanımak yerine yanlış şekilde tanımlamayı tercih etmişlerdir.
Bugün AKP'nin de yayınladığı kitapçıkla ve daha önceki bazı beyanlarıyla yapmaya çalıştığı şey aynıdır. Onlar da diğer önyargılılar gibi, MHP'nin belli dönemlerde oylarını artırarak TBMM'de temsil edilmesini ve iktidar ortağı olmasını bile MHP'nin program ve beyannamelerinde önerdiği politikalara değil, konjonktürel gelişmelere bağlamışlardır.
MHP'nin yükselişinde partinin Türk milletinin eğilim ve beklentilerine uygun sorumlu politika izlemesinin etkisini göz ardı ederek, sadece konjonktürel gelişmeleri, yani terörün artmasını ve milliyetçilik trendinin yükselişini dikkate alan değerlendirmeleri yapanlar; MHP'yi dar bir kalıba hapsederek, marjinalleştirmeye ve onu Türk milletinin gözünde önemsizleştirmeye çalışan önyargılı ve dışardan destekli kişi ve kuruluşlardır. Şimdi de bunların bugünkü temsilcisi olan teslimiyetçi AKP zihniyeti, MHP'nin başarılarını küçümsemek ve kendi başarısızlıklarını ve çaresizliklerini örtmek için aynı yolu denemekte ve bu amaçla iftira atmaktan kaçınmamaktadır.
Örneğin; 1999 yılında MHP'nin iktidara gelişini sadece teröre yönelik bir tepki olarak sunmak MHP'ye yapılan bir haksızlıktır. Çünkü MHP tabanıyla ve Türk Milletiyle buluşmanın yanı sıra; yolsuzluk ve yoksullukla mücadele konusundaki somut projeleriyle ve "istikrarlı, rekabetçi, büyüyen ve güçlü bir milli ekonomi anlayışıyla," ve birçok konuda görüş ve önerilerini içeren yayınlarla iktidara hazır bir parti olduğunu göstermiştir.
MHP 2007 seçimleri öncesinde hazırlanan 2007 seçim beyannamesi ve ekinde yer alan çalışmalarda da Türkiye'nin temel sorunlarına çözüm getirecek ve Türk Milletinin beklentilerine cevap oluşturacak politikalar önermiştir. Bu kapsamda örneğin, Üreten Ekonomi Programında; Türkiye ekonomisinin kronikleşen temel sorunlarını aşarak rekabet gücü yüksek üretim ekonomisini tesis etmek ve toplumun refah düzeyini artırarak sosyal dokuyu güçlendirmek amacıyla; MHP ülkemizin kendi imkan ve şartları ile doğal ve beşeri kaynaklarını dikkate alan, bağımsız ve milli bir ekonomi programı uygulamaya koyacağını açıklamıştır. Yine "İşsizlikle Mücadele Projesinde" AKP hükümeti döneminde rekor kırarak yüzde 15'i aşan işsizliğin çözümüne ilişkin somut öneriler getirmiştir.
MHP'nin ekonomik ve sosyal konulardaki görüşleri ve önerilerinin amacı, programında da belirtildiği gibi, Türkiye'nin 21. yüzyılda Lider Ülke olması ve sonrasında da süper güç haline gelmesidir. Bunun idrakinde olan Büyük Türk Milleti ilk seçimlerde AKP'yi devirecek ve yerine bu teslimiyetçi zihniyetten hesap soracak olan MHP'yi getirecektir. Yalan ve iftira kampanyası da, kitapçıklar da, dış destekçileri de AKP'yi içine düştüğü bataklıktan çıkaramayacaktır. MHP iktidar olacak ve Büyük Türk Milleti 21. Asra damgasını vuracaktır!
Danışmanı "bu adamı kullanın, üzerine sifonu çekmeyin" dediği için ABD'nin kullanmaya devam ettiği Başbakan Erdoğan'ın Türk Milleti için kullanım süresi çoktan dolmuştur. Gerilim ve çatışmadan beslenen bu korku diktatöründen ve bu teslimiyetçi AKP zihniyetinden kurtulmak için Türk Milleti sandıkta "sifonu çekecek" ve MHP de Erdoğan'dan yaptıklarının hesabını mutlaka soracaktır! Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı da olsa, Yüce Divana gitmekten kurtulamayacaktır!
İşte Başbakanın MHP'den korkmasının ve bu korkuyla yalan ve iftiraya başvurmasının nedeni budur!
Sorgusuz bir yaşam insanı rahatlatıyor mu, yoksa yaptıklarını, düşünceden eyleme geçirdiklerini haklımı kılıyor. Olaya bu gözle bakarsanız yanlışların, haksızlıkların bu yüzden yapıldığını görürsünüz.
Sorgu dediysem, kimse kimseyi sorguya çekmeyecek. İnsanın kendisini sorguya çekmesinden söz ediyorum.
"derviş yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeker bir molla kasım gelir"
Evet, Koca Yunus böyle demiş. Dikkat ederseniz bunu söylerken kendisiyle bir hesaplaşma içinde olduğuna şahit oluyoruz. Oysa insanlar, Molla Kasımları beklemeden kendilerini sigaya çekmeli. Düşüncelerini eyleme dönüştürmeden hesaplamalı. Yaptıklarının artılarını, eksilerini mizan'a koymalıdır.
Kendini hesaba çeken insan, yanlışını daha çabuk anlar adımlarını ona göre atar. Doğruya ulaşmak, yanlışından vazgeçmek için çaba sarf eder. Kendini bu konuda disiplin altına alan olaylara daha sağduyulu bakar. Herkes böyle yapsa önce yaşadığı yer olmak üzere, ülkesi, dünya düzelir. Tabi bunu yapmak zordur. Fakat hiç olmazsa ülkeyi yönetenlerin, bir kurumda yönetici olanların, parti başkanlarının, velhasıl yönetici kadrolarının bunu yapması gerekir.
Biri, iyi şeyler olacak, fırsatı kaçırmayalım dedikten sonra ülke teröre teslim oluyorsa, bunları söyleyen, böyle düşünen yöneticiler kimseyi beklemeden kendilerini sorgulamalıdır.
25 yıldır süren terörü bitirdik diyenler, ülkenin sokaklarına bakınca kendilerini sorgulamalıdır.
Barış istiyoruz diyenler, otobüste yanan, 17 yaşında toprağa girmek zorunda kalan Serap'ı düşününce ne yapıyoruz, ne oluyor diye kendilerini sorgulamak zorundadır.
Bu açılımı ne pahasına olursa olsun bitireceğiz diyenler, ülkenin halini gördükçe kendilerini sorgulamak zorundadır.
Dağdakiler teslim oluyor diye hoplayıp, zıplayanlar Tokat Reşadiye'deki 7 vatan evladının şehit edilmesinden sonra kendilerini sorgulamaları gerekir.
Gerek siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda söylediklerinin, yaptıklarının takibinde bulunmadıkları gibi, kendilerini sorguya çekmeyenlerin uygulamaları, insanları baskı altına soktuğu gibi ekonomisini de, kimyasını da bozar.
İşte o zaman da millet ben nerde yanlış yaptım diye kendine sormaya başlar. O noktaya gelince çoktandır yapmadığı kendisiyle hesaplaşmayı yapar, yanlışı nerde yaptığını bulur. "Elim kırılsaydı da oy vermeseydim." Bunun kuvveden söze dökülmesidir.
Görünen açılamayan açılım ve alevi, roman gibi açılım denizinde gemi yüzdürülüyor. Ancak bu açılımcıların sonu olacak. Teşbihte hata olmaz, rahmetli Osman Bölükbaşı "tarih, kendilerini Nuh Peygamber sanıp oluşturdukları tufanda boğulanlarla doludur" diye çok güzel bir ifadede bulunmuş. Şimdiki hükümet hepimizin gördüğü gibi açılım adı altında bir tufan oluşturmuştur. Bu oluşturduğu açılım tufanı, hükümeti ilk genel seçimde alaşağı edecektir.
Açılımın anlatılamamasının, açıklanamamasının bir sebebi olması lazım... Mesela yapılmak istenen,
1- Kürtçenin resmi dil olması,
2- Anayasanın çok uluslu, çok kültürlü bir Anayasaya dönüştürülüp Üniter Devlet yapısının bozulması,
3- Katilbaşını da kapsayan bir genel af'ın çıkarılması.
Şayet bu maddeler açılımın içeriğini oluşturuyorsa, tabiî ki kimseye anlatılamaz bu. Ne kendi tabanınıza, ne vatandaşa, hiç kimseye anlatamazsınız.
İçerik bu olursa adama sorarlar, bunları yaparak mı birliği, beraberliği koruyacaksınız. Ülkede ayrılık-gayrılık yoktu ama siz etnik kökenlere özgürlük dediniz, bizim zenginliğimiz dediniz, devlet geçmişte çok büyük haksızlıklar yaptı dediniz, en kötüsü terör çetesini siyasileştirmeyi başardınız.
Açılım süreci dediğiniz yola PKK'yı, katilbaşını dâhil ettiniz. Obama'yla kol kola girdiniz, yola devam ediyorsunuz. Gencecik bir kız yakılarak öldürülmüş, 7 asker şehit, memleketin her yerinde bölücü örgütün eylemleri yapılmakta. İçişleri Bakanı, bizi kimse, provokatörler demokratik açılımdan geri döndüremez, yola devam diyor. Bu açıklamaları dinledikten sonra, daha önce Başbakanın söylediği hazmede hazmede sözünün ne anlama geldiğini daha iyi anlıyor gibiyim.
Yola devam diyenler çok dikkat etmek zorunda. Çünkü şu an freni patlamış, yokuş aşağı inen bir araba gibi sağa, sola çarparak gidiyor. Aracın başında bulunan direksiyon hâkimiyetini yitirmiş bir vaziyette. Bu vaziyeti gördükleri halde yardım edecekleri yerde hala, gittiği yere kadar yola devam et diyenlerde rahatsızlık içinde. Nerede durur derseniz, bunun sonu milletin duvarına toslamaktır. Yolları oraya seçim sandığında son bulacaktır.
Bilinmelidir ki millete rağmen hiçbir şey gerçekleştirilemez.
Açılım, Emine Aynanın Gözyaşları ve cibilliyetsizler
Otobüsün üzerinde teröristler zafer işaretleri ile el sallıyor...
"Kahramanlarını" bekleyen kalabalık "" otobüse saldırıyor, kahramanlarına dokunmak istiyorlar...
Emine Ayna denen terörün "eş" başkanı gözyaşlarına hakim olamıyor...
O halet, nihayet "zafere" ulaşmış "dava" insanının haletidir...
Ve bu, adına "pişmanlık" dediğimiz ve "kendiliğinden" oluverdiğine inanmamızın istendiği rezaletin ana fikridir...
Bu mizansenin kahramanları...
Birisi Ankara'da diğeri İmralı'da...
Ankara'nın "işvesine" cevap veren İmralı canisinin işaretine uyan kulların, emre itaatinden başka bir şey değil yaşanan komedya...
Bu komedinin Ankara tarafı sebep olduğu kopkoyu "rezaleti" unutturmak adına saldırıyor MHP liderine...
Tam bir yansıtma psikolojisi ile yine "cibilliyet" mevzuuna dalarak...
Cibilliyet; yaradılış, yani maya, fıtrat, ve nihayet tıynet...
Şehidin kanı üzerinde oynanan şu oyunlara karşı çıkmak mıdır "cibilliyetsizlik"...
Eğer tartışacaksak "cibilliyet"; yani fıtrat, yani maya mevzuunu...
Emine Ayna'nın gözyaşlarının sebebine inerek ve bu "zafer gözyaşlarının" müsebbibinin fıtratını, yaradılışını ve nihayet tıynetini inceleyerek girmek lazım cibilliyet mevzuuna...
Teslim olanların 29'u hemen...
Beşi ise "mahkeme"ye çıkartıldıktan sonra bırakılmış...
"Müşfik" Devlet böyle bir şey olsa gerek...
Türk Devletinin askerinin canına kast etmek ve vatanın birliğine halel getirmek "ahd"u ile çıktığı dağdan...
Çıkarken arka sokaklardan, dağdan, taştan gizli saklı belli ki binbir türlü zahmetle çıktıkları dağdan 150 bin dolarlık ciplerle inen "pişman"ların çıkış ile inişleri arasındaki tek ortak şey çıkma ve inme emrini veren mercinin aynı olmasıydı...
Çatışmaya girmediğine "kanaat" getirilen "suçlu"nun topluma kazandırılması için "heklikopter" yardımı ile toplanan "mahkeme", teslim olmaya "gerilla" kıyafeti ile, "bildiri" okuyarak, boynuna terör örgütünün bez parçasını dolayarak gelen "şüpheli"nin "suç işlemekten çekineceği kanaatin"e bir saat içinde vararak "tutuklanan" teröristleri serbest bırakarak açılımın namusuna "halel" gelmesini engellemiş oldu.
Eee, ne de olsa bağımsız yargı...
Teslim olmaya gelirken bile suç işleyenlerin "suç işlemeyeceği kanaatine varmak" Demokratik Açılım sürecinin "hukuk" ayağının başarısı olarak nitelendirilebilir ancak...
Komedi demiştik ya, mahkeme "pişman" olduğu iddia edilen teröristlerin pişman olup olmadığını sormamış bile...
Dediğim gibi komedi...
Tıpkı "çatışmaya katılmamış" kriteri gibi...
Çatışma aşk ve şevkiyle dağa çıkan eşkıyanın teröre katılıp katılmadığını nasıl tespit ediyoruz?
Bir tarafta Meclis plakalı aracın eskortluğunda, kendinden geçmiş kalabalıkların zafer alayları eşliğinde "kahraman" teröristleri, Başbakanın tabiri ile, "Ülkelerine" getiriyoruz...
Diğer tarafta, bu katiller eli ile şehid olan çocuklarımızın cenazelerinde "tekbir" getirmeyi "provokasyon" olarak niteleyerek, şehid cenazesini "yetim" cenazesi haline dönüştürmek için bir tarafımızı yırtıyoruz...
Açılım da böyle bir şey işte...
Kimilerini asker öldürdüğü veya öldürmeye "ahd", vatanı bölmeye niyet ettiği için ödüllendiririz...
Kimilerini de vatana hıyanet etmemekte ısrar ettiği için Kartal Cezaevi'nde çürümeye terk ederiz...
Kimileri ellerinde şehit kanı olan katilleri affettiği için "kahraman" muamelesi görür...
Kimileri de "Hâluk" dediği için katil muamelesi görür...
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı, Türk Irkının Zaferidir
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı (İstiklal Savaşı) Türk Milletinin, Türk Irkının Zaferidir.
Her karış toprağı şehit kanı ile sulanmış vatanımızı düşman işgalinden kurtarmak için bizimle beraber savaştıklarını iddia edenlerin Millî Mücadelede nasıl destek(!) oldular.
Kurtuluş Savaşımızın başlarında millî güçleri idare etmek için Erzurumda Heyet-i Temsiliye adında bir heyet kurulur.
24 Ağustos da kurulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemâl Paşanın başkanlığında 9 kişiden oluşuyordu. Diğer üyeler ise şu isimlerden müteşekkildi: ....
Eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, Eski Trabzon Milletvekilleri İzzet ve Servet Beyler, Eski Erzurum Milletvekili Raif Efendi, Erzincandan Nakşî Şeyhi Feyzi Efendi, Eski Beyrut Valisi Bekir Sami Bey, Eski Bitlis Milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki Aşireti Reisi Hacı Musa Bey.
Bu heyet içerisinden sonuna kadar Millî Mücadele Atatürk ile beraber olanlar sadece Rauf Bey ve Bekir Sami Beydir. Kurtuluş Savaşının ilk önder kadrosu olan Heyet-i Temsiliyede yer alanlar Hacı Musa Bey kürt asıllıdır ve Mutki aşiretinin lideridir. Hacı Musa Bey daha sonra Mayıs 1923 te Erzurumda kurulan Millî Mücadele karşıtı kürt Azadi Cemiyetinin de başkanlığını yürütmüştür.
Cemiyetin üyelerinden birisi de Şeyh Saittir. Azadi Cemiyeti İngiliz, Fransız ve Sovyetlerle temasa geçerek Bağımsız kürdistan için destek aramıştır. Bu dernek daha sonra İngiliz desteği ile başlayan Nasturi İsyanına da katılmıştır. Dernek elebaşları isyanın bastırılmasından sonra İrana kaçmışlardır.
Meclise kürt milletvekilleri de onlardan farklı davranmamıştır. Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütü üyesidir. Yusuf Ziya Beyin İngilizlere ajanlık da yaptığı daha sonradan ortaya çıkmıştır. Atatürkün şüphelenerek takip ettirdiği Yusuf Ziya Bey de Nasturi İsyanına katılmıştır.
İşin daha da acı olanı ise Yusuf Ziya Beyin askeriye içindeki işbirlikçileridir. Nasturi İsyanını bastırmakla görevlendirilen fırka(tümen)nın komutanı İhsan Nuri kendisi ile birlikte hareket eden bazı kürt subaylarla birlikte 270 askerle karşı tarafa geçmiştir.
kürtler aslında Millî Mücadelenin başından itibaren Atatürkün karşısındadırlar. Mustafa Kemâlin idam emrini veren kürt Mustafa Paşadır. kürt Mustafa Paşanın eniştesi kürt İzzet Bey İstanbul Hükümetinin İçişleri Bakanıdır. kürt İzzet Bey de İngilizlere ajanlık yapmıştır. kürt İzzet Beyin yeğeni olan Şerif Paşa da kürt Teali Cemiyetinin Paris temsilcisidir.
İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve kürt Teali Cemiyetinin liderleri terörist bir kürt örgütü kurmak için Malatyaya gitmişlerdir. Plâna göre bu örgüt Mustafa Kemâl Paşayı öldürecek ve Sivas Kongresinin toplanmasını engelleyecektir. Ancak Mustafa Kemâl Paşanın durumdan haberdar olması ile bu ekip Türk askerlerince kıstırılır. Binbaşı Noel kaçarak kurtulur.
İhanet bu kadar da değildir. İngiliz Gizli Belgelerinden anlaşıldığı üzere kürt örgütleri Yunanlılar ile de işbirliği yapmışlardır. Amasyada Yunan temsilcisi ile görüşen kürt liderler onlara esir aldıkları askerler arasındaki kürtleri ayırarak kendi ordularına almalarını ve Türk ordusuna karşı onlardan yararlanmalarını teklif ederler. Nitekim bu teklife uyan Yunanlılar kürtleri Yunan Ordusu maiyetinde kullanmışlardır.
kürt-Yunan işbirliğinin en büyük eseri Koçgiri İsyanıdır. Bu isyan Yunan Ordusu Büyük Yürüyüşe geçmeden hemen önce çıkartılmıştır. Bu isyanın başlama tarihi aynı zamanda Londra ve San Remo Konferanslarının yapıldığı tarihlere denk düşürülerek Ankara Hükümeti sıkıştırılmak istenmiştir.
Batı Cephesinde Yunanlılar Bursayı ele geçirmelerine rağmen Millî Ordu bu isyanı bastırmak için bir kuvvet oluşturarak başına da Nurettin Paşayı getirir. Topal Osman komutasındaki Giresun Alayı da Nurettin Paşanın emrine verilir. Türk ordusu 11 Nisan 1921 de harekete geçer. 45.000 kişilik kürt çetesi ile çatışmalar üç ay sürer. 17 Haziranda âsiler teslim olur.
Bu isyanın bastırılmasından sonra Mecliste bulunan kürt milletvekilleri isyanı bastıran Nurettin Paşanın halka kötü muamele ettiğini iddia ederek gizli oturum yapılmasını teklif etmişlerdir. kürt milletvekilleri Nurettin Paşanın kellesini istemektedirler.
Nurettin Paşa Meclis kararı ile Kasım 1921 de görevinden alındı. Meclisi etkileyen kürt milletvekilleri Nurettin Paşanın yargılanmasını da istediler. Meclis Başkanı Mustafa Kemâl Paşa, Fevzi Paşanın da desteğini alarak Mecliste Nurettin Paşayı savunmuş, ağır bir ceza almasını önüne geçmiştir.
kürtlerin Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında verdikleri şehit sayıları: