İnsanlar dünyaya gelirlerken herhangi bir millete mensup olarak dünyaya gelmeyi tercih etme şansına sahip değildirler.
Bu sebeple de her insan fıtratının gereği olarak kendi soyuna sahip çıkmak, kendi soyunu korumak ve kendi soyunun her bir ferdinin dünyaya geldiği ilk günden itibaren hür, bağımsız, mutlu ve müreffeh yaşamasını sağlamak için de ilelebet çalışmak, gayret etmek zorundadır.
İşte bu, bir takım soy özürlülerin şiddetle karşı çıktıkları ve adeta düşman kuvvetler olarak ilan ettikleri MİLLİYETÇİLİK kavramının kelimelerle ifade edilmesinin çok küçük bir bölümüdür......
21. yüzyılın eşiğine gelinen günümüzde dünyadaki bütün milletler nüfuslarının miktarı her ne olursa olsun, hangi milletin bünyesinde ya da emperyalist devletin yönetimi altında yaşamak zorunda kalmış olurlarsa olsunlar kendilerinin aslen mensup oldukları milli kimliklerine yeniden kavuşma arayışları ve çabası içindedirler. Elbette ki bundan daha tabii bir davranış olamaz.
Soy özürlülerin neden milliyetçiliğe karşı çıktıkları irdelendiğinde bu tür hilkat garibelerinin kendilerinin hangi millete mensup olduklarını tespit edemedikleri ve bu sebeple de kimlik bunalımı içinde perişanlık çektikleri, dolayısıyla da tarih yapmış, tarih yazmış ve tarihe ismini altın harflerle yazdırmış olan milletlere karşı düşmanlık besledikleri ortaya çıkmaktadır.
İşte Türkiyede yıllardır Türk milletine karşı kin, öfke, nefret ve intikam duygusu beslediklerini tutum, davranış ve eylemleri ile de açıkça ortaya koymakta olan soy özürlülerin hikâyeleri de budur. Bu güruh, uzun yıllardır Türk milletini bölüp parçalamak ve yutup yok ederek cennet misali ülkemizi işgal etmek isteyen bir takım yabancı mihrakların çıkarlarına hizmet etmeye söz vermişlercesine faaliyetler yapmaktan bile kaçınmamaktadırlar.
Eski Sovyetler Birliği 70 yıl boyunca işgali altında tuttuğu batı Türkistanı (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve diğerleri) kendi boyunduruğu altında tutabilmek için bu Türk boylarının her birini ayrı bir milletmiş gibi lanse ederek parçala ve hükmet politikası icra etmiş ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Çünkü 1990 yılının başlarında Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ülkemize öğrenci olarak gelen çeşitli Türk boylarına mensup Türk öğrencilerin bir kısmı halen kendilerini Türklükleri ile değil, mensubu oldukları boy ile tanıtmaktadırlar. Bu ciddi ayrışmanın bertaraf edilebilmesi için ise epey zaman gerekecek.
Türkiye ve Türk milleti üzerinde yerli uşak karakterli ve soy özürlü taşeronlar vasıtası ile yapılmak istenen de budur. Türkiyede azınlık hakları, etnik özgürlük, ve bunlara ilişkin açılım, saçılım vs. derken Tarihin derinlilerinden beri süre gelen kan, din, dil ve kültürel birlikteliği dinamitlemek ve sonunda da maazallah Türk milletini parçalamak ve Türkiyeyi de yutmak
Son doksan yıl boyunca dünyadaki ve Türkiyedeki Türk düşmanları bu günlerde olduğu kadar cüretkâr ve küstahça davranışlar içinde olmamışlardı. Türkiyedeki maşalara gelince; ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri, havasını teneffüs ettikleri, her türlü nimetlerinden sonuna kadar istifade ettikleri ve milletvekili, bakan, başbakan, Cumhurbaşkanı ve de akla gelebilecek en yüksek makamlara kadar gelebildikleri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin altını oymak suretiyle açıkça ihanet ve nankörlük etmektedirler. Bir takım basiretsizler Türkiye hakkında her ne kadar pembe tablolar çizseler de açlıktan nefesi kokan bir avuç Ermeni bile kendisinde Türk bayrağını yakma ve Türk devletine karşı meydan okuma cesaretini bulur hale gelmiştir.
Çünkü vahşi doğa kanunlarına göre de sırtlanlar saldırmak için avlarının en zayıf anını kollarlar.
Bu sebeplerle Türk Milleti denilmesinden bile adeta şeytanın besmeleden kaçtığı gibi kaçan ve Türk milliyetçiliğini düşman kuvvetler olarak ilan eder hale gelen soy özürlülere asla müsamaha gösterilmemeli, asil ve yüce Türk milleti birbirlerine İstiklal harbi sırasında, Dumlupınarda ve Çanakkale de olduğu gibi sıkı sıkıya kenetlenmelidir.
Çünkü Türkiyedeki uzaktan kumandalı hainler eninde sonunda karşılaşacakları feci sona doğru koşar adım yol almaktadırlar.
Dünyanın gördüğü en kanlı savaşlardan biri olan, Türk askerinin kahramanlık destanları yazdığı, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri deha olarak tarihteki yerini aldığı Çanakkale Savaşları, 95 yıldır büyük bir gurur ve coşkuyla kutlanıyor.
Yazar Mehmet Işık'ın 1915 Kanla Yazılan Çanakkale Destanı adlı kitabından derlenen bilgiye göre, 1914 yılında başlayan 10 milyondan fazla insanın ölümüne ve milyonlarca insanın yaralanmasına neden olan 1. Dünya Savaşı'nda yer alan Osmanlı Devleti de büyük kayıplar verdi.
Devleti yönetenlerin, her ne sebepten olursa olsun savaşa girdikten sonra ülkenin korunması amacıyla Anadolu halkını sürüklediği cephelerden biri de Çanakkale Cephesi'ydi. Çanakkale Cephesi, tarihin en kanlı savaşlarından birine tanık oldu.
Binlerce yıl vatan uğruna canını feda eden Türk halkı için bir seferberlik baş gösterdi. Anadolu halkı hiç çekinmeden, korkmadan varıyla yoğuyla bu seferberliğin gereğini yerine getirmeye gayret etti. Bu seferberliğin bir ürünü olan Çanakkale Savaşı, 500 bin insanın öldüğü bu cephe, Türk ve dünya tarihine kanlı ve bir o kadar da şanlı bir şekilde adını altın harflerle yazdırdı.
Anaların çocuklarını kınalayarak gönderdiği bu mahşer yerinde binlerce körpecik fidan toprağa düştü. Bir tarafta vatanını namus sayan Mehmetçikler diğer tarafta ise ne için geldiğini ve kime karşı savaştığını bilmeyen kandırılmış insanlar saf tuttu. İki yıla yakın süren savaş her iki taraf için de büyük kayıplara neden oldu.
SAVAŞIN SONUÇLARI
İtilaf devletleri kısa sürede İstanbul'u ele geçirip Osmanlı Devleti'ni savaş dışına itmek, müttefiki Rusya'ya yardım ulaştırmak ve Almanya'yı doğu ve güney cephesinden sıkıştırmak amacıyla Çanakkale Cephesi'ni açtılar.
Kahraman Türk askeri, dünyada eşine pek rastlanmayan mücadeleyle düşman gemilerinin ve askerlerinin denizden ve karadan Boğaz'ı geçmesini engelledi. Yüzyıllarca dünyada yenilmez armada olarak bilinen İngiltere ve Fransa büyük bir hezimet yaşadı. Yanlarında getirdikleri 21 devlete mensup asker de Çanakkale'nin geçilemeyeceğini yaşayarak gördü.
Çanakkale'de kendi kanında, kendisini yeniden bulan Türkler, kendilerine olan güvenlerini arttırdıkları gibi dünyaya bir kez daha kahramanlıklarıyla, cesaretleriyle dürüst ve insanlıklarıyla ders verdi.
Çanakkale Savaşı'nın Osmanlı Devleti tarafından kazanılması, İtilaf Devletleri'nin prestijini yerle bir etti. Bulgaristan, savaş sonrasında 1. Dünya Savaşı'nın ittifak kuvvetleri tarafından kazanılacağını düşünerek bu gruba girdi.
İngiltere ve Fransa, sömürgelerinde çıkan ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Almanya, Osmanlı Devleti'yle olan ilişkilerini daha ileri bir seviyeye taşımak için çalışmalarını artırdı. Rusya müttefiklerinden yardım alamayınca iç karışıklıklar yaşadı. Savaşın muhalifi olan Bolşevikler, bir süre sonra Ekim Devrimi'ni gerçekleştirerek Çarlık rejimine son verdi.
Türk halkı ise binlerce şehit, gazi, dul, yetim, esir, kayıp ve psikolojik sorunlu insanla bu savaşı bitirdi. Savaş sırasında binlerce kişi, gencecik çocuğunu Gelibolu'ya gömdü.
İngilizlerin 205 bin, Fransızlar'ın 47 bin kayıp verdiği Çanakkale Cephesi'nde, Türkler 252 bin 300 şehit verdi.
DÜNYA TARİHİNİN EN KAHRAMAN ALAYI
Türk ordusunun güzide alaylarından biri olan 57. Alay, Anzaklar ile son eri şehit olana kadar mücadele etti.
Tüm askerleri şehit olduktan sonra Alay'ın sancağı Anzakların eline geçti. Bugün Avustralya'nın Melborn kentinde yer alan askeri müzede sergilenen 57. Alay'ın sancağının altında ise şu not yer alıyor:
Bu alay sancağı, Gelibolu savaş alanından getirilmiştir ama esir edilememiştir. Çünkü Türk ordusunun milli geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda bulunan bu Türk alay sancağını selamlamadan geçmeyiniz.
DESTANIN PERDE ARKASINDA YAŞANANLAR
- Galatasaray Lisesinin binası 1915 yılında bir süreliğine hastane haline getirildi. Vefa Lisesi, Hilali Ahmer (Kızılay) Hastanesi olarak kullanıldı.
- Galatasaray Lisesinde öğrenci olan Celal İbrahim, Çanakkale Cephesi'ne giden ilk gönüllü asker olmak için yazım gününden önceki geceyi askerlik şubesi önünde geçirdi.
- Dünyada ilk kez bu savaşta uçak kullanılmaya başlandı. Dünyanın ikinci ve üçüncü sırada yapılan ilk denizaltılar Osmanlı Donanması'nda yer aldı.
- Kimyasal silahlar ilk kez yoğun olarak Çanakkale Cephesi'nde kullanıldı.
- Çanakkale Cephesi'ndeki şehitler nedeniyle İstanbul ve Anadolu'da birçok lise mezun veremedi.
- Çanakkale Cephesi'nde bir metrekarelik alana 6 bin mermi düştü.
- Havada çarpışma oranı 600 milyonda bir olarak gösterilen mermilerden, Çanakkale Şehitliği'ndeki müzede çok sayıda bulunuyor.
Yıkın On Gözlü Köprüyü, Ben-u Sen'i, Diyarbakır'da, nefret ettiğiniz Türk(men)ler'e ait bir şey kalmasın !
Akkoyunlu Hükümdarı öz be öz Diyarbakırlı Uzun Hasan'ı, yine Diyarbakırlı Karayülük Osman'ı zaten bilmiyorsunuz ama biliyorsanız da; kahramanlıklarını, Osmanlı'ya nasıl kök söktürdüklerini anlatmayın.
300 yıl Orta Doğu'ya hükmettiklerini resmi tarih bize anlatmadı.
Aksine Diyarbakır merkezli öz be öz Türkmen devleti olan Akkoyunlular resmi tarihe göre Osmanlı'yı arkadan vuran hain barbarlardı. ....
Her gün kadim şehirde onlarcasını gördüğümüz eserleri bırakan ve Diyarbakır'ı başkent yapan Artuklular'ı hiç yaşamamış sayın
Diyarbakır ile ilgili en kapsamlı tarihi araştırma olan, 15. Yüzyılda yaşamış İranlı tarihçi Ebubekir Tıhrani'ye ait Kitab'-ı Diyarbekiriye'yi bulduğunuz yerde yakın çünkü o kitapta, Diyarbakır'ın dağını taşını yurt edinen Bayındır Türkmenlerinden dolayı yüzyıllarca Bayındıriye diye bilindiğini anlatır.
Bu bilgi sizin için sakıncalıdır.
Yakın! Osmanlı kayıt defterlerini çünkü aşiret aşiret, isim isim kayıtları vardır Diyarbakırlılar'ın. Sizi şaşırtacaktır oradaki bilgiler, belki de kızdıracaktır.
Ulu Camii'nin, Anadolu coğrafyasının Orta Asya Türk mimarisine göre Kilise'den Camii'ye çevrilen ilk eseri olduğunu ancak sanat tarihçileri bilir o nedenle tehlikeli bilgi değildir. Ama yine de sizin için tehlikeli ise orayı da yıkın.
Yedi Kardeş burcunu mutlaka yıkın çünkü orada öz Türkçe isimleri ile esere konu olan Diyarbakırlı yedi kardeşin ismi var, hem de taşa kazılı.
Kendini öz Türk zanneden bazı Batılı cahillerin dalga geçtiği, karaladığı Diyarbakır ağzını yasaklayın kimse konuşmasın.
Çünkü; tekmeye tepik, alkışa çepik, beze çapıt, merdivene gezemek, teyzeye dayze, amcaya ami, yiğit'e iğit, düğüne toy, tencereye kuşkana gibi Diyarbakır'a özgü en az beş bin yıllık binlerce bozulmamış kelime aslında Türkçe'nin bozulmuş hali olan İstanbul ağzına göre milyon kat daha öz Türkçedir.
Diyarbakır ağzının en güzel örneklerini veren Diyarbakırlı büyüklerimizi taşlayın gördüğünüz yerde.
Mektup yazdım yaz idi,
Kalemim kiryaz idi,
Da çok yazacaktım,
Mürekkebim az idi...
gibi binlerce Diyarbakır manisini yasaklayın, unutturun öğretmeyin çocuklarınıza çünkü Dede Korkut Türk(men) çesi ile söylenir.
Hep şikayet ettiğiniz sistem, Kürtçe isimleri yasaklattı siz de en az bin yıllık Türkçe isimleri yasaklayın Diyarbakır'da.
Mesela değiştirin Karacadağ ismini Türkçedir tehlikelidir. Değiştirin Bismil'in adını, çünkü akrabaları hala Orta Asya Harzem'de yaşayan Basmıl Türkmenleri'nden alır ismini.
Her gün küfredin Çermikli Ziya Gökalp'e, Süleyman Nazif'e çünkü onlar sürgün pahasına emperyalizme karşı Diyarbakır duruşu sergilemişlerdi.
Yok sayın Seyyid Nuh'u klasik Türk musikisine yüzlerce eser vermiş Diyarbakırlıdır. Yok olmaya yüz tutmuş Türkçe'nin asli kaynaklarını tekrar kazandıran Diyarbakırlı Ali Emiri'yi de küfürle hatırlayın. İhanet ile suçlayın Celal Güzelses'i, Cahit Sıtkı'yı, Orhan Asena'yı, Adnan Binyazar'ı, Özer Ozankaya'yı siz den farklı düşündükleri için.
Külliyen reddedin Diyarbakır'ın en azından bin yıllık tarihini, dost edinin elinden kan damlayan İngiliz'in, Fransız'ın sözüm o'na size dost görünenlerini.
Sisteme haklı öfkenizi, tarihinize ihanet ile gösterin. Unutturun Diyarbakır'ı, Diyarbakır yapan renklerinden dikkat buyurun Türk değil TÜRKMEN'e (*)ait ne varsa külliyen yok sayın.
Size göre Diyarbakır'da Kürtler, Zazalar, Suryaniler, Keldaniler, Ermeniler herkes yaşadı.
BİR TEK TÜRK (MEN) LER UĞRAMADI BU KADİM ŞEHRE BURAYI BAŞKENT YAPARAK DÖRT DEVLET KURMALARINA RAĞMEN.
Bu devletleri kuran (Artukoğulları, İnaloğulları, Nisanoğulları, Akkoyunlular) on binlerce çadırlık Türkmen aşiretleri buhar oldu uçtu.
O zaman soralım 18. 19. yüzyılda yaşayan Ermeni ozanlar neden Diyarbakır ağzı ile Türkçe yazdı, Türkçe söyledi. Diyarbakır ağzı dediğimiz o muhteşem dilde mesela İstanbul Türkçesinde olmayan ama Oğuz diline ait binlerce kelime ve deyim var.
Çocuğu olmayan ailelere neden bir Diyarbakırlı 'kör ocak' der tıpkı Divan-i Lugat'i Türk'de olduğu gibi.
Neden bir Diyarbakırlı kelime başına gelen -Y- sesini okumaz. Mesela yılan değil ilan, yüksek değil üskek, yıldız değil ulduz der tıpkı Kaşgarlı Mahmut gibi.
Hatta mutlaka aranızda yapanlar olacaktır bu satırların yazarı hemşerinize küfredin, önemli değil o sizi önce tarihe ardından Allah'a havale edecektir.
Her nefesinde büyülü kent Diyarbakır'ı soluyan, başta Kürtler ve Zazalar olmak üzere bu kentin her rengini seven
KORAY ELBEYLİ
eskimeyendostlar.net
(*) Diyarbakır'da yaşayan Türklere teknik anlamda Türkmenler demek daha doğru olur. Çünkü Diyarbakır Türk(men) leri dil, kültür ve fiziki yapı olarak Batı Anadolu, Kafkas, Balkanlar'da yaşayan Türkler'den ziyade Azerbaycan, Türkmenistan, Afganistan, Tacikistan, İran, Irak, Filistin, Mısır ve Suriye'de yaşayan Türkmenler ile aynı özellikleri taşırlar.
Bir çocuk bâliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i tevhîd) söyleyince, yanî, (Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah) deyince ve bunun mânâsını bilip inanınca (Müslümân) olur. Kâfirin günâhlarının hepsi hemen afv olur. Fakat, bunların her müslümân gibi, imkân bulunca, îmânın altı şartını, yanî (Âmentü)yü ezberlemeleri ve mânâsını öğrenerek bunlara inanmaları ve (İslâmiyyetin hepsini, yanî Muhammed aleyhisselâmın söylediği emrlerin ve yasakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) demeleri lâzımdır. Dahâ sonra imkân buldukça, bütün huylardan ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yanî emr olunanları ve harâm olanları, yanî yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve farzları yapmanın ve harâmlardan sakınmanın farz olduğunu inkâr ederse, yanî inanmazsa îmânı gider. Bu öğrendiklerinden birini beğenmezse, kabûl etmezse mürted olur. Mürted, (Lâ ilahe illallah) demekle ve İslâmiyyetin bazı emrlerini yapmakla, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrât ve hasenât yapmakla müslümân olmaz. Bu iyiliklerinin âhırette hiç faydasını görmez. İnkârından, yanî inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişmân olması lâzımdır.
İslâm âlimleri, her müslümânın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lâzım olan farzlardan otuziki ve ayrıca ellidört adedini seçmişlerdir.
Dersim isyanı, belki döneminde bile bu kadar konuşulmamıştı! Bunun üzerinden yapılan istismar ise şirazesinden çıkmış durumda!
AKP meseleyi tam bir siyaset malzemesi yapıyor. Başbakan'ın ağzından "Evlad-ı Kerbela" ifadesi hiç eksik olmuyor. Ancak, Dersim isyanının doğrudan doğruya bu deyişle bir alakasının olmadığı açık. Geride kalan bir kalkışma adeta devletle ve tarihle hesaplaşmaya dönüştürüldü. Çok tehlikeli sonuçları olabilecek böylesi bir sürecin; etnik gerginliklerin yanında, mezhep temelli ayrışmalara da kapı aralayacağı ortada.
Bu kadar kara propagandadan sonra, Dersim hadisesinin nasıl çıktığı ve yayıldığı ve ne şekilde bastırıldığıyla ilgili birkaç şey söylemek sanıyorum yerinde olacaktır.
Bu kapsamda ilk müracaat edeceğim kaynak; isyan sürecine tanık olan, merhum Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlanyangil'in anılarıdır. Çağlayangil'in anıları Bilgi Yayınevinden 2007 tarihinde çıktı. Kitabın 65. sayfasından itibaren Dersim olayları anlatılıyor.
Yıl 1937... Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer, bir gün İhsan Sabri Çağlayangil'i çağırarak(ki o dönemde kendisi emniyet müdürüdür) Gazi Mustafa Kemal'in, Diyarbakır'da Singeç Köprüsü'nü açmaya gideceğini söyler. O tarihlerde de, Seyit Rıza Dersim'de çok fazla adı duyulan ve kendisinin Peygamberimizin soyundan geldiğini iddia eden bir kişidir.
Fırat nehrinin, Şeytan Köprüsü denilen bir mevkide dört metreye kadar daralan bir bölümü vardır. Buraya geçişi sağlamak için bir köprü yapılır. Köprünün başında ise bir karakol vardır. Karakolda da otuzüç asker bulunmaktadır. Komutan olarak da İsmail Hakkı isimli bir yedek subay görev yapmaktadır. Köprüye Dersimliler baskın düzenler. Karakol yakılır ve otuzüç askerimiz ve İsmail Hakkı asteğmen şehit edilir. Bu olay Dersim isyanının başlangıç tarihidir. Atatürk ise olayın hemen akabinde, meselenin kökünden halledilmesi için emir verir.
Elazığ'da o tarihlerde Müfettiş-i Umum-i Hüseyin Apdullah Paşa görev yapmaktadır. İhsan Sabri Çağalayangil'de Malatya Emniyet Müdürlüğü'nden Ankara'ya tayin edilmiştir. Ve İhsan Sabri Çağlayangil bölgeyi tanıdığından Elazığ'a gönderilir. Daha sonra, isyancıları durdurmak ve ele başlarını yakalamak üzere Tunceli'ye geçerler. Bu ele başlar arasında Seyit Rıza da vardır.
Dönemin hükümeti, düzenlenecek harekâttan önce, bölge insanının olaylara katılmasını önlemek maksadıyla mesajlar içeren bildiriler dağıtır. Bu mesajlar yöre halkı üzerinde etkili olur ve teslim olmalar başlar. Başlangıç itibariyle isyana 20-30 bin kişi katılmışken, kısa sürede bu sayı azalır. Seyit Rıza ise, kendisine yönelik harekâtın etkili olacağını anlayınca İngiltere Dış İşleri Bakanı Antony Edene'den yardım ister.
25 bin kişilik askeri bir birlik, isyanı bastırmak üzere dağların etrafını çevirerek, isyancıları sıkıştırır. Bunun üzerine birçok aşirette teslim olur. Yalnız kalan Seyit Rıza, isyanın kışkırtıcıları arasında yer alan Alişir isimli kişiden, İran ya da Irak'a iltica ederek kurtulmaları için İngiltere ve Fransa'ya yardım çağrılarında bulunmasını ister. Ancak Alişir'in 9 Temmuz 1937'de öldürülmesiyle bu istek gerçekleşmez. Bu esnada Suriye'den gelerek isyana destek vermeye çalışan teröristler etkisizleştirilince, Seyit Rıza iyice köşeye sıkışır ve 10 Eylül 1937 teslim olur.
Bundan sonra da olaylar durulmamıştır. 2 Ocak 1938'de pusuya düşürülen askerler şehit olmuştur. Ayrıca karakol baskınları da sürmüştür. Bunun üzerine de yeni bir hareket başlamış, olaylar bastırıldıktan sonra, bölgede yasak alan oluşturulması, 5 ila 7 bin kişinin batı bölgelerine nakledilmesi, silah arama-taramalarının yapılması gibi hükümleri içeren kararlar 6 Eylül 1938 tarihinde uygulamaya konulur.
Son tahlilde, Dersim isyanı, yerel çıkar gruplarının menfaatleri gereği merkezi otoriteye karşı gerçekleştirmiş olduğu terörist bir harekettir. Bu bir Kürt isyanı ya da mezhep temelli bir kalkışma değildir ve asla da olmamıştır. Bu olayda; İngiltere'nin, Fransa'nın, İran'ın, Ermenistan'ın ve Rusya'nın tahrik, yönlendirme ve kışkırtmaları çok fazla etkili olmuştur. Bir defa dönemin şartlarını düşünün: İsyanın çıktığı zaman süreci; Montrö Anlaşmasıyla Boğazların durumunun netleştiği ve ilerleyen zamanda Hatay'ın anavatana katıldığı yılardır. Doğal olarak, bu meseleler üzerinde etkili olmaya çalışan dış mihraklar, içteki uzantılarını kolaylıkla ve tıpkı Şeyh Said isyanında olduğu gibi kullanmışlardır.
Şimdi tekrar Çağlayangil'in anılarına dönerek, Seyit Rıza'nın idamına giden süreci nakledelim:
"Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız', dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin.' Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. ‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz'dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Fındık Hafız asılırken, Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız'ın idamı bitti. Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ‘Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir." dedi... Seyit Rıza asılırken ilerden oğlunun sesi geliyordu: ‘Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın, öldürmeyin beni!' (s.72-73)
İşte bir isyanın bastırılmasının kısa hikâyesi bu şekilde. Tunceli olayı, esasen yukarıda da değindiğim gibi, bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirilen reform programına, daha önceden elde ettikleri haklarını kaybetmekten endişe duyan yerel aşiret ve feodal unsurların silahlı bir itirazıdır. Şimdi bu isyan hadisesini bugüne taşıyarak, Alevi İslam inancına sahip insanlarımızın tahrik edilmesi ve onlarla ilişkilendirmeye çalışılması, yeni bir dış kaynaklı oyunun daha sahnelenmeye başladığını göstermektedir. Nitekim, bu meselenin sıcaklığını koruduğu bir sırada, Brüksel'de AB Parlamentosunda Dersim isyanını konu alan bir konferans düzenlenmesi, bu tespitlerimi doğrular niteliktedir.
Bana göre gelecek perspektifinden koparılmak istenen bir millet ancak ve ancak bu şekilde geçmişteki olaylara odaklandırılır ve meşgul edilir. Bu tehlikeyi artık hepimizin görmesi ve anlaması gerekmektedir. Bir zaman sonra Şeyh Said isyanıyla ilgili bir tartışma başlarsa inanın hiç ama hiç şaşırmayacağım. Artık, neredeyse istismar edilmedik, çarpıtılmadık ve tartışılmadık hiçbir konu kalmadı. En sonunda Türkler neden bu coğrafyadalar ya da nasıl buraya geldiler meselesi demokrasi kılıfıyla konuşulmaya başlanırsa hiç sürpriz olmayacak... Ama Türk milleti bunlarla da başa çıkabilecek güç ve iradeye sahiptir. Yeter ki, milli tarih şuurunda olan ve millete mensubiyetten gurur duyanlar sorumluluk sahibi olsunlar...
Hürriyet gazetesi 29 Kasım Pazar günü -Türk-üm, doğruyum, iyi ama ben kimim- başlıklı bir soruşturma yayımladı. Soruşturmayı hazırlayan Ezgi Başaran, kendi ifadesine göre
-Yerli-yabancı akademisyenlere, tarihçilere, antropologlara, yazılarında, oyunlarında, reklamlarında Türk insanını çok net çözdüğüne inandığı kişilere -Türk olmak size göre nedir?- diye- sormuş ve gazetenin Pazar ekinde cevapları yayımlamış.
En az 1277 yıldan beri biz kendimize Türk diyoruz; başkaları bize Türk diyor ve biz hâlâ adımızı tartışıyoruz.
1277 yıl önce dikilen Köl Tigin anıtında Bilge Kağan, yukarıda mavi göğün, aşağıda kara yerin, ikisi arasında da insan oğlunun yaratıldığını, insan oğlu üzerine de ataları Bumın ve İstemi kağanların hükümdar olduğunu söyledikten sonra -olurupan Türk bodunın ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş - (Tahta) oturup .....
Türk milletinin/halkının ülkesini/devletini muhafaza etmiş; töresini/kanunlarını düzenlemiş- (Köl Tigin anıtı, Doğu yüzü, 1-3. satırlar) diyor. Yani Bumın ve İstemi-nin tahta oturduğu 552 yılında -1457 yıl önce- adı Türk olan bir -bodun-un (milletin/halkın) mevcut olduğunu söylüyor. Bu anıt ve bu satırlar yok olmamıştır; bugün de Moğolistan-da duruyor.
Dünyanın ondan fazla diline çevrilmiş ve bu çeviriler binlerce, on binlerce nüsha olarak yayımlanmıştır. Konuyla ilgili yerli yabancı bütün uzmanlar bundan haberdar; ama biz hâlâ -Türk nedir?- diye soruyoruz. 1277 yıl önce biz kendimize Türk demişiz de yabancı farklı bir şey mi söylemiş? O zamanki komşularımız Çinliler, yazdıkları resmî tarih ve raporlarda ta 6. yüzyılda bize Tu-kyu demişlerdir.
Çincede r sesi olmadığı ve n ile bitenler hariç kapalı hece bulunmadığı için Türk kelimesini ancak Tu-kyu diye telaffuz edebilmişlerdir. Yani Türk demeye dilleri bu kadar dönmüştür. Şimdi bazılarının dilleri Çinliler kadar bile dönmüyor.
Gelelim 10. yüzyıla. Bu yüzyılda Uygur Türkleri Maytrısimit adlı bir Budist eseri Türkçeye çevirmişler. Eserin dört yerinde -Türk diline çevrilmiş- anlamında -Türk tilinçe evirmiş/aktarmış- ifadeleri geçiyor (Şinasi Tekin, Maytrısimit, Ankara 1976).
Demek ki 900-lü yıllarda da dilimizin adı Türk tili/dili. Tabii bu dili konuşanların adı da Türk.
11. yüzyılda, 1070-li yıllardayız. Kaşgarlı Mahmud konuşuyor: -Türkler aslında yirmi boydur... Bizans -Rum- ülkesine en yakın olan boy Beçenek-tir; sonra Kıpçak, Oguz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay, Yabaku, Tatar, Kırgız gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar. Bu boyların hepsi Rum ülkesi yanından doğuya doğru şöylece uzanır, gider: Çigil, Toxsı, Yağma, Uğrak, Çaruk, Çomul, Uygur, Tangut.- (DLT Tercümesi I, Ankara 1998, s. 28).
13. - 15. yüzyıllar arası, Mısır. Ülkeyi, tarihlerde Memlük adı verilen Kıpçak Türkleri yönetiyor. O tarihlerde Araplara Türkçe öğretmek için birçok sözlük ve gramer yazılmış. İşte onlardan birkaçının adı: Tercemân-ı Türkî ve Arabî, Kitâbü-l-İdrâk li- Lisâni-l-Etrâk (Türklerin Dilini Anlama Kitabı), El-Kavânînü-l-Külliyye li-Zabti-l-Lugati-t-Türkiyye (Türk Dilinin Genel Kanunları). Aynı dönemde Mısır-da Münyetü-l-Guzât adlı atçılık ve okçulukla ilgili bir kitap Timur Beğ adlı bir emîrin buyruğuyla Arapçadan Türkçeye çevriliyor.
Çeviren şöyle diyor: -Timur Bey... şöyle işaret etti ki, bizim katımızda Arapça bir silah kitabı vardır. Onu Türk diline çevirsen de bu gazi Türkler ondan faydalansalar.- Demek ki o zaman da -Türkler- denilen bir millet varmış. Bu yazma eser şu anda Topkapı Sarayı-nın 3. Ahmed Bölümü-nde 3468 numarada duruyor. Mustafa Uğurlu ve Kurtuluş Öztopçu da bu eseri ilmî olarak yayımlamışlar.
Anadolu-ya gelelim; Anadolu-nun ortasına, Kırşehir-e. 1330 yılında Garibnâme adlı büyük eserinde Âşık Paşa şöyle diyor: Türk diline kimsene bakmazıdı / Türklere hergiz (asla) gönül akmazıdı. Demek ki neymiş? 1330-da Anadolu-da da bizim adımız Türk imiş.
Ya 16. asırda Fuzulî kendini ne kabul ediyor. Divanının mukaddimesini okuyalım: -Egerçi Arabda ve Acemde ve Türkde yegâne kâmiller çokdur, ammâ sen gibi cemî lisâna kadir câmi-i fünûn-ı nazm ü nesr yokdur. (Arapların, Acemlerin, Türklerin içinde kâmil insanlar çok ise de senin gibi bütün dillere kadir olan, nazım ve nesir fenlerini kendinde toplamış kimse yoktur.)- (Külliyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî, 1291, s. 5).
1876 Anayasasının 18. maddesi: -Tebaa-yı Osmâniyyenin, hizmet-i devletde istihdâm olunmak için devletin lisân-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.- Ve 1906-da Azerbaycan-da Ekinci gazetesinin sahibi Hasan Bey Zerdâbi-den bir cümlecik: -Biz Rusya dövletine tâbi olan Müselmanların hamısı (hepsi) Türkdürler.-
Ne dersiniz; Türkler Cumhuriyet devrinde sun-i olarak inşa edilmiş bir ulus muymuş?